Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, “Kentsel dönüşüm konusu Türkiye için tartışmasız bir beka meselesidir. Hepsinden önemlisi bu konu siyaset üstü, siyasi partiler üstü bir konudur” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı’nın ardından basın açıklaması yaptı.
Toplantıda ele alınan konulara ilişkin açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi: “Bölgemizin huzur ve esenliği için hükûmet olarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Son kabinemizden bu yana özellikle dış politikada gerçekten yoğun bir gündemi geride bıraktık.
Kuzey Afrika’daki en önemli ticari ortaklarımızdan Cezayir ziyaretimiz, enerji ve müteahhitlik sektörleri başta olmak üzere ekonomik ilişkilerimiz açısından oldukça başarılı geçti. Ziyaretimizi Cezayir’le aramızdaki konsey mekanizmasına stratejik boyut eklemek suretiyle adeta taçlandırdık. Cezayir, Filistin davasının önde gelen savunucuları arasında yer alıyor. Cumhurbaşkanı kardeşim Tebbun’la görüşmemizde iki kardeş ülke olarak Gazze’ye ve Filistin davasına güçlü desteğimizi teyit ettik.
Çevrimiçi olarak düzenlenen G-20 Liderler Zirvesinde küresel ekonomideki son gelişmeleri gözden geçirme imkânı bulduk.
Geçtiğimiz hafta yaptığımız grup toplantımızda hem ülkemizin güncel siyasetine dair konuları, hem de partimizin mahalli idareler seçimleriyle ilgili hazırlıklarını değerlendirdik. Yaklaşık beş yıldır tam anlamıyla bir Fetret Devri yaşanan muhalefetin yönetimindeki belediyeleri, inşallah merkezinde hizmet, eser ve yatırımın olduğu gerçek belediyecilikle yeniden buluşturacağız.
“TERÖRÜ KAYNAĞINDA YOK ETME STRATEJİMİZİ BAŞARIYLA UYGULUYORUZ”
Millî Güvenlik Kurulumuzun kasım ayı toplantısında terörle mücadeleden bölgemizdeki gelişmelere kadar pek çok konuyu ele aldık. Terörü kaynağında yok etme stratejimizi başarıyla uyguluyoruz. Suriye’nin kuzeyinde teröristlerden temizlediğimiz bölgelerde huzur ve güven iklimi hâkim. Tel Rıfat başta olmak üzere teröristlerin kümelendiği sınırımıza yakın alanları da inşallah eninde sonunda güvenli hâle getireceğiz.
Irak sahasında devam eden Pençe harekâtlarımızla bölücü terör örgütünü sınırlarımızdan uzaklaştırdık. Havadan ve karadan gerçekleştirdiğimiz nokta operasyonlarımızla teröristlerin üzerindeki baskıyı sürekli artırıyoruz. Sınırlarımız içinde bölücü örgütü bitme noktasına getirdik. Bundan 40 sene önce milletimizin başına musallat edilen terör belasından Türkiye’yi tamamen kurtarmakta kararlıyız.
Buradan bir kez daha terör örgütü eliyle ülkemizi sıkıştırmaya çalışanlara sesleniyorum, Türkiye’nin güneyinde, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde bir terör yapılanmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz. Operasyonlarımız neticesinde bitkisel hayata giren bölü terör örgütünü canlandırma, yeniden palazlandırma çabalarının farkındayız. Kimin ne yaptığını, kimin kiminle iş tuttuğunu çok iyi biliyoruz. Daha önce yaptığımız gibi, bir gece ansızın gelerek tüm bu senaryoları yırtıp atmaktan çekinmeyiz.
Bu vesileyle, sınırlarımız içinde ve dışında cansiperane bir şekilde görev yapan kahraman güvenlik güçlerimize Rabbimden muvaffakiyetler niyaz ediyorum. Şehitlerimizi rahmetle yâd ediyor, yarılarımıza acil şifalar diliyorum.
Türkiye’nin sınırlarında ve ötesinde yürüttüğü harekâtların stratejini hâlâ anlayamayanlara veya anladığı hâlde hazmedemeyenlere şu kelamıkibarı hatırlatmak isterim: ‘Kimi kuyu kazar her gelen içsin diye, kimi kuyu kazar her gelen düşsün diye’ Biz, ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için her geçen içsin diye barış, huzur, dostluk, kardeşlik, güven, refah kuyuları kazıyor, herkesin hizmetine sunuyoruz. Kendi akıllarınca bize, ama aslında ülkemize ve milletimize kuyu kazanları da kendi kibirleriyle, hasetleriyle, husumetleriyle, kirli hesaplarıyla baş başa bırakıyoruz.
“İKLİM KRİZİ, KONTROLSÜZ BÜYÜMENİN, AŞIRI TÜKETİM HIRSININ BİR SONUCUDUR”
İklim değişikliğinin olumsuz etkilerine giderek daha fazla maruz kalıyoruz. Akdeniz çanağında yer alan Türkiye, aynı coğrafyayı paylaştığı diğer ülkelerle birlikte iklim krizinin can yakıcı sonuçlarını en çok hisseden, bundan en çok mağdur olan devletlerin başında gelmektedir. İklim krizi gerçeğiyle ne kadar erken yüzleşirsek, ülkemize yansımalarını da o derece hızlı kontrol altına alabiliriz.
İklim değişikliğinden bahsederken burada şu noktanın asla gözden kaçırılmaması gerekiyor: Bugün sekiz milyar insanın hayatını etkileyen bu krizin asıl müsebbipleri, gelişmiş, zengin, müreffeh Batılı ülkelerdir. İklim krizi, kontrolsüz büyümenin, aşırı tüketim hırsının bir sonucudur. Tabiatı bir emanet olarak değil de sömürülmesi gereken bir meta olarak gören zihniyet, son iki asırda dünyamıza çok büyük zarar vermiştir. Bu zihniyette köklü bir değişim olmadan iklim krizinin önüne geçemeyiz; Türkiye olarak her platformda bu gerçeği dile getiriyoruz.
Bir başka hakikat, iklim değişikliğiyle mücadelenin yeni adaletsizliklere, yeni sömürü düzenine yol açmamasıdır. Dünyayı en çok kirleten ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadelede mali açıdan daha fazla yük almaları kaçınılmazdı. Biz, insanlığa ve gelecek nesillere karşı mesuliyetimizin bir gereği olarak iklim değişikliği meselesinde elimizi taşın altına koyuyoruz. Sera gazı emisyonunda tarihi sorumluluğumuz eser miktarda olmasına rağmen, insanlığın ortak geleceğine katkıda bulunmak adına kendi imkânlarımızla çok önemli adımlar atıyoruz. Bu çerçevede ilan ettiğimiz net sıfır emisyon hedefine 2023 yılında ulaşmayı öngörüyoruz.
Dubai’de düzenlenen Dünya İklim Eylemi Zirvesi’nde tüm bu konuları artısı ve eksisiyle çok net biçimde ifade ettik. Zirve’de ayrıca Gazze’de yaşanan insanlık dramını gündeme taşıdık.
“KOMŞULARIMIZDAN BAŞLAYARAK BÖLGE ÜLKELERİYLE İŞ BİRLİĞİMİZİ GÜÇLENDİRECEĞİZ”
Dün ve önceki gün gerçekleştirdiğimiz Doha ziyaretimiz ise, hem Katar’la ikili ilişkilerimiz, hem de Körfez İş Birliği Konseyi’yle münasebetlerimiz bakımından oldukça önemliydi.
2014 yılında kurduğumuz Türkiye-Katar Yüksek Stratejik Komitesi’nin 9. toplantısını başarıyla icra ettik. Komite toplantıları sırasında farklı alanlarda 12 belge imzaladık. Ziyaretimizin ikinci gününde Dönem Başkanı Katar’ın onur konuğu olarak Körfez İş Birliği Konseyi 44. Zirvesi’ne iştirak ettik. Konsey üyesi ülkelerle son 20 yılda 20 milyar dolardan fazla yükselişle 23 milyar dolara çıkarttığımız ticaret hacmimizi daha da artıracağız.
Yarın Yunanistan’a gidiyoruz, ardından 18 Aralık’ta Macaristan’a bir ziyaret gerçekleştireceğiz. Karşılıklı saygı ve ortak çıkarlar temelinde komşularımızdan başlayarak bölge ülkeleriyle iş birliğimizi güçlendireceğiz.
Ülkemizin uluslararası platformlar ile ikili ilişkilerinde siyasi, diplomatik ve ekonomik alanda kat ettiği her mesafe, bizi Türkiye Yüzyılı’na bir adım daha yaklaştırmaktadır. Bu anlayışla, hem içeride hem de küresel düzeyde belirlediğimiz hedeflerimize doğru yürüyüşümüzü kararlılıkla sürdürüyoruz. Hiçbir geçici sıkıntının, hiçbir sinsi çelmenin, hiçbir karanlık projenin bizi yolumuzdan alıkoymasına müsaade etmeyeceğiz. Hamdolsun, milletimiz bu hakikati görüyoruz.
İhtiyaç duyduğumuz her durumda bizim yanımızda yer alarak Türkiye Yüzyılı vizyonumuza omuz veren her bir vatandaşımıza şükranlarımı sunuyorum.
“ENFLASYONU KONTROL ALTINA ALIYORUZ”
Allah’ın izniyle insanımızı günlük hayatında sıkıntıya sokan meseleleri de birer birer çözüme kavuşturarak üstümüze serpilmeye çalışılan karamsarlık havasını darmadağın ediyoruz. En zoru geride kaldı, inşallah bundan sonra hep birlikte sürekli daha iyiye doğru gideceğiz. Enflasyonu yavaş yavaş kontrol altına alıyoruz. Hiçbir ekonomik mantıki ve ahlaki temeli olmayan fiyatlandırma davranışları, yerini rasyonel fiyatlamalara bırakmaya başladı. Salgın ve küresel krizlerle sarsılan makro finansal istikrarı güçlendirecek adımları kararlılıkla atıyoruz.
Üretim, istihdam, ihracat ve büyüme tarafındaki olumlu tablo yeni rekorlarla sürüyor. Yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 5,9 oranında büyüyerek OECD ülkeleri arasında en iyi performansı gösteren ülke olduk. Böylece 13 çeyrektir süren kesintisiz büyüme trendimizi 14’e çıkardık. 2023’ün ilk 9 aylık döneminde ekonomimiz yüzde 4,6’lık büyüme kaydetti. Kaliteli ve sürdürülebilir büyüme hedefimizden en küçük bir sapma yoktur. Yılın ilk 11 ayındaki ihracatımız 234 milyar doları buldu. Son verilere göre, istihdam 32 milyona ulaştı, işsizlik oranı ise yüzde 9,2’lere geriledi.
Çalışan emeklilerimizde serzenişlere sebep olan sıkıntıyı da gideriyoruz. Meclisimizin onayından sonra ilk düzenlemeden istifade edemeyen 4 milyon 689 bin emeklimizin hesabına bir defaya mahsus beş bin liralarını suretle yatıracağız.
Aile ve Gençlik Fonu’nun kuruluşuyla ilgili yasal süreç tamamlandı. Üniversiteli gençlerimize seçim öncesi verdiğimiz ücretsiz internet ve indirimli teknoloji desteği sözümüzü tuttuk.
İhtiyaç sahibi vatandaşlarımıza yönelik doğal gaz tüketim desteğini düzenli sosyal yardım programlarımıza dâhil ettik. Yıllık 900 ila 2500 lira arasında olan toplam 8 aylık ödeme miktarını 1500 ila 3500 liraya yükselttik. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarımıza her ay aktardığımız kaynak tutarı da 450 milyon liradan 850 milyon liraya çıktı.
Daha 10 ay evvel yaşadığımız ve ülkemiz ekonomisine 104 milyar dolar ilave yük getiren deprem felaketine rağmen hiçbir insanımızı, 85 milyonun hiçbir ferdini ihmal etmiyoruz.
“YILBAŞINDA ÇALIŞANLARIMIZIN ÜCRETLERİNDE BİR ARTIŞ YAPILACAK”
Yılbaşında çalışanlarımızın ücretlerinde hem genel ekonomik dengeyi sarsmayacak, hem de onların kayıplarını telafi edecek bir artış yapılacak. Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantılarına 11 Aralık’ta başlanıyor. İşçilerimizin onayını alacak, işverenlerimizi de yormayacak ve istihdama zarar vermeyecek bir asgari ücret seviyesi hedefiyle bu süreç yönetilecek.
Önümüzdeki yılı dengeleri yeniden sağlamlaştırma, bir sonraki yıldan itibaren olan dönemi ise atılım süreci olarak görüyoruz. Büyük ve güçlü Türkiye’nin inşası yolunda bıkmadan, usanmadan, durmadan mücadele etmeyi, yürümeyi, adım-adım hedeflerimize ulaşmayı sürdüreceğiz. Yeter ki 85 milyon olarak birliğimize, beraberliğimize, kardeşliğimize, huzurumuza, mücadele azmimize sıkı sahip çıkalım, aramızda fitne fesat sokulmasına izin vermeyelim, gerisi sadece sabır ve vakit işidir. İnşallah 2028’i siyasi, ekonomik, beşeri ve askerî bakımdan bölgesinin ve dünyanın sayılı güçleri arasına girmiş bir ülke olarak karşılayacağız.
“GAZZE HALKINA UYGULANAN ZULME KARŞI ÇIKMAK İÇİN SADECE İNSAN OLMAK YETERLİDİR”
Türkiye, dünyanın neresinde bir mazlum ve mağdur var ise, inancına, rengine, kimliğine bakmadan onun yanında olmayı ilke edinmiş bir devlettir. Bu bizim medeniyetimizden, tarihimizden, kültürümüzden, ecdadımızdan tevarüs ettiğimiz bir haslettir. Gerektiğinde bedel ödeme pahasına şahit olduğumuz kötülükleri yapabiliyorsak, elimizle düzeltmenin, mümkün değilse dilimizle anlatmanın, ona da mani varsa kalbimizle buz etmenin gayreti içinde olduk. Bu da imanın en zayıf derecesidir. Sadece son 70 yılımıza baktığımızda dahi bu yaklaşımın pek çok örneğini görebiliyoruz. Kore’ye bu hissiyatla gidip kan döktük, can verdik. Kıbrıs’taki soydaşlarımızı kurtarmak için bu hassasiyetle Barış Harekâtı gerçekleştirdik. Irak’ta, Suriye’de, Ukrayna’da ve daha pek çok yerde başı dara düşen insanlara kapımızı bu anlayışla açtık. İslam dünyasından, Türk coğrafyalarından, Afrika’dan, Güney Asya’dan sayısız insana bu vizyonla sahip çıktık. Karabağ’ın işgaline, Türkistan’daki zulme, Keşmir ve Arakan’daki haksızlıklara bu düşünceyle rıza göstermedik. Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya gönül coğrafyamızın her köşesine hep bu şekilde baktık. Bugün aynı onurlu duruşu Gazze’ye yönelik barbarlık karşısında Filistin halkının yanında yer alarak sergiliyoruz.
Tevfik Fikret’in, ‘Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa, hakkın da görülmez kolu, dönmez yüzü vardır’ dizelerinde ifade ettiği gibi, bizim safımız yalnızca bükülmez kolu, dönmez yüzüyle hakkın yanı olabilir. Üstelik Gazze’de öldürülen binlerce çocuğun, kadının, yaşlının, masumun yanında yer almak için öyle çok derin, felsefi gerekçeler aramaya gerek de yoktur. Tolstoy’un ‘Bir insan acı duyuyorsa canlıdır, başkasının acısını duyuyorsa insandır’ sözünde işaret ettiği gibi, Gazze halkına uygulanan zulme karşı çıkmak için sadece insan olmak yeterlidir. İsrail, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Filistin coğrafyasında uyguladığı her zulmün hesabını elbette verecektir, bundan kaçış yok. Netanyahu nereye kaçar bilemiyorum. Mülteci kamplarında uyguladığı katliamlar ve Gazze’de 7 Ekim’den bu yana işlediği savaş suçları, bu ülkeyi yönetenlerin yakın gelecekteki yargılanmalarında ayrı bir yere sahip olacaktır.
“İSRAİLLİ YÖNETİCİLER ER YA DA GEÇ İNSANLIK MAHKEMESİNDE YARGILANACAK”
Türkiye, kendisi gibi düşünen devletler ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte bu meseleyi her platformda gündeme getirecek, takip edecek ve somut sonuçlara ulaşmasını sağlamak için sonuna kadar çalışacaktır. Evet, İsrailli yöneticiler er ya da geç insanlık mahkemesinde yargılanacak, hak ettikleri cezaları çekecek, tarihin çöplüğündeki yerlerini alacaklardır. Daha önemlisi, Netanyahu yönetimine bu cüreti veren, işlediği insanlık suçlarının üzerini örten Batılı ülkeler de aynı akıbeti paylaşacaklardır. Şayet Amerika ve Avrupa ülkeleri İsrail’e sınırsız siyasi, askerî ve ekonomik destek vermemiş olsa, bu terör devletinin yöneticiler böylesine pervasız ve acımasız hareket edemezdi. Esasen Batının tarihi bu bakımdan oldukça karanlıktır, oldukça çirkindir, oldukça vahşi, gaddarlık örnekleriyle doludur. Biz bunların niyetini Bosna’dan, Makedonya’dan, Yunanistan ve Bulgaristan’dan, Çanakkale’den, Ermenistan’dan, Filistin’den, Irak’tan, Suriye’den, oralardaki vahşetlerinden ve sinsi oyunlarından biliriz. Dünyayı asırlardır Batı değerleri safsatasıyla oyalayanlar, sadece kendi güvenlik ve refahları dışında hiçbir değerleri olmadığını defalarca ispatlamışlardır. Esasen Batının ‘değerlerim’ diye sunduğu inanç, felsefe, hukuk ve bilim unsurlarının tamamı başka coğrafyalara ve toplumlara aittir. Batının inancı, Kudüs Nasıra, bu felsefe, Ege ve Batı Anadolu, hukuki itibariyle Akdeniz ve Roman, bilimi Endülüs ve doğu dünyası kökenlidir. Sadece barbarlık, gerçek anlamda Batıya ait bir vasıftır. Haçlı Seferlerinde 4 milyon, sömürgelerinde 50 milyon, birinci ve ikinci dünya savaşlarında 70 milyon insanı katleden Batı, hep bu vasfını sergiliyordu.
Gazze’deki vahşete ortak olan Batı, çalıp çırptığı tüm değerleri bir kenara bırakıp yine sadece mayasındaki barbarlık dürtüsüyle hareket etmektedir. İsrail’e en küçük bir söz söyletmeyip Gazze’de yapılanları dile getirenlerin üzerine hoyratça giden Batı yönetimleri, bireysel düzlemde insan olma, kurumsal düzlemde devlet olma özelliklerini kaybetmişlerdir. Aynı şekilde, Birleşmiş Milletler ve onun en önemli organı olan Güvenlik Konseyi gibi kurumlar da bu zulüm karşısında sergiledikleri acizlikle insanlığın ortak çatısı olma hürriyetlerinden iyice uzaklaşmışlardır. Genel Sekreter Sayın Guterres’in samimi çabaları, Güvenlik Konseyi’nin kimi daimi üyeleri tarafından engellenmiştir. Biz yıllardır ‘dünya beşten büyüktür’ diye haykırırken işte bu gerçeklere işaret, bu haksızlıklara isyan ediyorduk. Buradan açıkça söylüyorum; Batının etekleri altına saklanan İsrail yönetimi, zulmünü ne kadar tırmandırırsa sonuçta ödeyeceği bedeller de o kadar ağır olacaktır. Masum çocukları, kadınları, yaşlıları, silahsız ve çaresiz insanları dünyanın en modern savaş araçlarıyla öldürmek, sadece İsrail yöneticileri gibi korkaklara mahsus bir zavallılıktır. Gazze’deki bir avuç sivil karşısında yüreği de, bacağı da titreyen İsrail’in gerçek bir orduyla, gerçek bir güçle karşı karşıya geldiğinde paramparça olacağı muhakkaktır. İsrail yönetiminin böyle bir acı akıbete gerek kalmadan bir an önce aklını başına toplamasını ümit ediyoruz. Bölgeye huzur gelmesinin tek yolunun 1967 sınırlarında Doğu Kudüs’ün Başkenti olduğu coğrafi bütünlüğe sahip, bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kuruluşundan geçtiğini bir kez daha hatırlatıyoruz.
“GÜVENLİ ŞEHİRLER İÇİN TEK ÇARE KENTSEL DÖNÜŞÜMDÜR”
Geçtiğimiz günlerde Marmara Bölgesinde yaşanan 5,1 büyüklüğündeki nispeten hafif sarsıntı, bizlere deprem ülkesi olduğumuz gerçeğini bir kez daha hatırlattı. Bilindiği gibi Türkiye, Alpler’den Himalaya’lara uzanan kuşak içerisinde en fazla deprem riski taşıyan beşinci ülkedir. Topraklarımızın yüzde 66’sı, nüfusumuzun yüzde 71’i deprem açısından riskli alanlarda yer alıyor. Ülkemizde son bir asırda altı ve üzeri büyüklükte 231 deprem meydana geldi. Bu afetlerde 130 binden fazla canımızı toprağa verdik. Son olarak 6 Şubat depremlerinde 50 binden fazla insanımız yıkıntıların altında kalarak hayatını kaybetti. Rabbim, deprem şehitlerimize rahmet eylesin. Onları cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin diyorum.
Bu coğrafyada yaşamak demek, deprem gerçeğiyle yüzleşmek, karşımızdaki tehlikeyi kabullenmek ve ona göre hareket etmek demektir. Önümüzdeki tablonun bize gösterdiği tek çözüm yolu, depreme dayanıklı binalar yapmaktır, yani kentsel dönüşüm dediğimiz bu adımı atmak ve bu adımı attık. Maalesef ülkemiz uzunca bir süre bu toprakların hakkını vermek yerine, hakkına giren bir anlayışla yönetildiği için diğer pek çok husus gibi deprem tehlikesi de göz ardı edilmiştir. Büyük yıkıma yol açan 1999 felaketi, bu meselenin yeniden ve güçlü bir şekilde gündeme gelmesine, standartların yeniden belirlenmesine vesile oldu. Biz de bu süreci daha ileriye taşıyarak 2012 yılında tarihimizde ilk defa kentsel dönüşüm yasasını çıkarttık. Yapı Denetim Kanunu başta olmak üzere konuyla ilgili mevzuatı güncelledik, geliştirdik. Kentsel dönüşüm yasasının çıktığı tarihten bugüne kadar hayata geçen projelerde Türkiye genelinde 480 milyar liralık yatırımla 2 milyon 200 bin bağımsız bölümün dönüşümünü tamamladık. Hâlihazırda ülke genelinde yaklaşık 400 bin bağımsız bölümün dönüşüm süreci devam ediyor. Türkiye’de yaklaşık 31 milyon konut ve 5 milyon ticari alandan oluşan 36 milyon bağımsız bölüm var. Bunların 6 milyonu deprem riski altındadır. Üstelik bunların yaklaşık yarısının da acilen dönüşmesi gerekiyor. Dolayısıyla, güvenli şehirler için tek çare kentsel dönüşümdür. Kentsel dönüşümün ne kadar önemli olduğunun en son ve somut örneği 6 Şubat depremleridir. Bu hakikati görmezden gelmek, ertelemek, siyasi çıkarlar için istismarına yeltenmek çok açık ve net söylüyorum, ülkemize ihanet etmek demektir. Kentsel dönüşüm konusu Türkiye için tartışmasız bir beka meselesidir. Hepsinden önemlisi bu konu siyaset üstü, siyasi partiler üstü bir konudur.^
“TOKİ VASITASIYLA 1,3 MİLYON KONUTU HAK SAHİPLERİNE TESLİM ETTİK”
Hazreti Mevlana, ‘akıl sonradan ah çekmek için değil, düşünüp tedbir almak içindir’ der. İnancımızda da tedbir tevekkülden önce gelir. Hükûmet olarak kentsel dönüşüm konusuna ilk günden beri hep bu zaviyeden baktık. Vatandaşlarımızı gecekondu denilen sağlıksız yapılarla birlikte depreme dayanaksız yüksek katlı binalardan da kurtararak onları modern, güvenilir, dayanıklı yuvalara kavuşturmayı hedefledik. Zemin artı üç olsun, zemin artı dört olsun, bilemediniz zemin artı beş olsun dedik. Ve o günden bugüne inşaatlarımızı bu şekilde yapıyoruz. TOKİ Başkanlığımız bu sürecin öncüsü olarak gerçekten kritik bir rol üstlendi. Maruz kaldığı onca haksız, insafsız eleştirilere rağmen TOKİ vasıtasıyla şimdiye kadar 1,3 milyon konutu tamamladık, hak sahiplerine teslim ettik. Ancak üzülerek ifade etmek isterim ki attığımız her adımda tamamen ideolojik saiklerle hareket eden bir kesimi karşımızda bulduk. Akla hayale gelmedik bahanelerle ve hatta iftiraya varan kampanyalarla projelerimize sürekli takoz oldular. Ne kendileri bir iş yaptılar ne de bizim bu meseleyi çözmemizi istediler. Kanundaki boşlukları kullanarak yalan ve yanlış bilgilerle insanımızın aklını bulandırarak kentsel dönüşüm projelerimizi sabote ettiler. Maalesef bunun acısını depremin yıktığı birçok şehrimizde yaşadık. Vatandaşlarımızın canları ve mallarıyla bir daha böyle bedeller ödememesi için kentsel dönüşüm çalışmalarımızı bir üst seviyeye çıkarma kararı aldık. Bu amaçla geçtiğimiz Eylül ayında çok geniş bir katılımla Deprem Gerçeği ve Kentsel Dönüşüm Şûrası düzenledik. Şûrada ortaya çıkan teklifler Şûranın en güzel neticesi de oydu, diğer çalışmalar ışığında yeni bir kentsel dönüşüm yasası hazırladık. Kanun teklifimiz geçtiğimiz aybaşında Meclisimizden onay aldı ve yürürlüğe girdi.
Yeni kentsel dönüşüm mevzuatının yürürlüğe girmesiyle birlikte muhalefet ve malum çevreler daha önce yaptıkları gibi hemen tezvirata başladı. Vatandaşın malına el konulacak, bu iftiradan başlayarak rantsal dönüşüm bühtanına kadar sayısız yalanı tedavüle soktular. Oysa kanunda ne böyle bir ifade var, ne de böyle bir durum söz konusu değildi. Düzenlemenin tek bir gayesi vardır o da kentsel dönüşüm sürecindeki engelleri ortadan kaldırmak ve dönüşüm sürecini hızlandırmaktır.
“BİNALARIN KENTSEL DÖNÜŞÜME DÂHİL EDİLMESİ SALT ÇOĞUNLUĞA BAĞLANDI”
Yeni kanunla kentsel dönüşüm konusunda yapılan değişiklikler şunlardır: Daha önce çok daha yüksek çoğunluk gerektiren çok sayıda bağımsız birime sahip binaların kentsel dönüşüme dâhil edilmesi salt çoğunluğa bağlandı. Yani bir binada oturanların yüzde 50’sinden 1 fazlası onay verdiği zaman kentsel dönüşüm ve inşaat ruhsatı alınabilmesi mümkün hâle getirildi. İmar planlarının ilan-askı ve itiraz süreçleri kısaltıldı. Tebligatların yapıların kapısına asılabilmesi, elektronik devlet üzerinden bildirilebilmesi ve muhtarlıklarda ilan edilebilmesiyle süreç hızlandırıldı.
Deprem riskinin en çok hissedildiği yerlerin başında gelen İstanbul’daki kentsel dönüşüm projeleri için yarısı bizden kampanyasının uygulanabilmesi amacıyla yasaya mali yardım hükmü de eklendi. Diğer şehirlerimizin her biri için de oranın şartlarına, ihtiyaçlarına, beklentilerine uygun özgün modeller geliştirilmesine imkân tanındı. Anlaşmazlıkların çözümü için arabuluculuk sisteminin devreye alınmasından, ihtisas mahkemelerine kadar çeşitli mekanizmalar getirildi. Dönüşüm alanlarında imar planlarının yeni kurulan Kentsel Dönüşüm Başkanlığınca onaylanması zorunluluğu getirilerek istismarların ve gecikmelerin önüne geçilmesi hedeflendi. Hak sahibinin borcunu ödeyememesi hâlinde dönüşen konut borcu nispetinde Hazine’ye teshil edilmesi ve yine hak sahibine ömür boyu ücretsiz tahsisine imkân verildi.
Yerleşime uygun olmayan bütün bu alanların riskli alan olarak belirlenmesi ve bu alanlarda yapılaşmaya izin verilmemesi temin edildi. Kentsel dönüşüm projelerine kamu desteği için kaynak sağlayacak yöntemler geliştirildi. Yapılan tüm bu düzenlemelerin amacı kentsel dönüşümü hızlandırarak milletin ve şehirlerimizin can ve mal güvenliğini sağlamaktır.
Küçük çıkar kavgalarıyla veya kaygılarıyla kentsel dönüşüm projelerinin geciktirilmesinin önüne geçilebilmesi ancak bu şekilde mümkündür. Yeni kanunla getirilen düzenlemelerde herhangi bir rant sağlama amacı veya hak sahiplerinin başka bir bölgeye gönderilmesi söz konusu değildir. Kim bunun aksini iddia ediyorsa, müfteridir, yalancıdır, bu milletin iyiliğini istemiyor demektir.
“2024 YILI BÜTÇEMİZDE DEPREMZEDE ŞEHİRLERİMİZİN YENİDEN İNŞASINA 1 TRİLYON LİRA KAYNAK AYIRDIK”
Dönüşüm çalışmalarında Pazartesi günü 5.1 büyüklüğünde bir depremle sarsılan Marmara Bölgemize daha fazla özel önem vermemiz elbette sebepsiz değildir. Süreci diğer şehirlerimizde yönetmek ve hızlandırmak nispeten daha kolaydır. Ancak, İstanbul’un da içinde yer aldığı Marmara Bölgemizde yaşanacak bir felaketin, Allah korusun, tüm Türkiye’ye ağır maliyeti olacaktır; bu gerçek karşımızdayken başka türlü hareket edemeyiz. Amacımız, İstanbul’da her yıl 350 bin konut inşa ederek 5 yıl içinde acil dönüşüm gerektiren tüm binaları yenilemektir.
Tabi bu arada 6 Şubat depremlerinde yıkılan şehirlerimizi ayağa kaldırmaya yönelik çalışmalarımızda en küçük bir aksaklığa, en küçük bir ihmale izin vermiyoruz, vermeyeceğiz. İnşasına başlanan 250 bin bağımsız bölümden 46 binini yılbaşından önce hak sahiplerine teslim edeceğiz, takip eden aylarda da biten konutların teslimini sürdüreceğiz.
Vatandaşlarımızdan gelen taleplere, bütün bunlara kulak vererek yerinde dönüşümü kolaylaştıracak hibe ve kredi desteklerini içeren yeni modelleri de devreye aldık. Yerinde dönüşüm projelerine başvuru sayısı 247 bini buldu. Sadece bölgedeki altyapı çalışmaları için 40 milyar liralık kaynağı ilgili kurumlarımızın kullanımına tahsis ettik. 2024 yılı bütçemizde depremzede şehirlerimizin yeniden inşasına 1 trilyon lira kaynak ayırdık. Deprem bölgesindeki şehirlerimizde sadece konut yapmakla kalmıyor, bu şehirlere kimliğini veren ticari alanları ve kültürel yapıları da yeniden ayağa kaldırıyoruz.
Ayrıca, bu şehirlerimizin meydanlarını, kent merkezlerini ve önemli ana caddelerini yine Hükûmet olarak biz yapıyoruz.
“81 VİLAYETİMİZİN TAMAMINDA PROJELERİMİZ DEVAM EDİYOR”
Aynı şekilde depremde zarar gören yollar ve ulaştırma yatırımlarıyla ilgili sorunları da yine biz giderdik, biz gideriyoruz. Deprem bölgesinde şu an yapım süreci devam eden yeni yolların toplam uzunluğu 180 kilometreyi buluyor. Deprem şehirlerimiz başta olmak üzere 81 vilayetimizin tamamındaki yol, otoyol, köprü, tünel, viyadük ve metro projelerimiz de devam ediyor.
Hava ve demir yolu ulaşımında açılışa hazır devasa yatırımlarımız var. Önümüzdeki dönemde yapımı tamamlanan ulaştırma projelerimizin resmî açılışlarını peyderpey inşallah yapmaya devam edeceğiz.
Hiç kimsenin ülkemizi depreme hazırlamadaki en önemli aracımız olan kentsel dönüşüm projelerini dinamitlemesine, yavaşlatmasına, sulandırmasına izin vermeyeceğiz.
Milletimizin de siyasi istismarcılara kulak asmayacağına inanıyorum. Bu konuda bize destek veren herkese şükranlarımı özellikle sunuyorum.
Rabbim yar ve yardımcımız olsun. Toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, “Kategorik olarak kimseye düşmanlık beslemiyoruz, tam tersine içinde bulunduğumuz zor coğrafyada bağımsız, istikrarlı ve müreffeh bir devlet olarak yolumuza devam etmek istiyoruz. Bunun önünün kesilmesine asla fırsat vermeyeceğiz. Ülkemizin güçlenmesinden, bölgesinde barış ve istikrarın tesisi için çaba sarf etmesinden rahatsız olanlar bizi yolumuzdan geri döndüremezler” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı’nın ardından basın açıklaması yaptı.
Toplantıda ele alınan konulara ilişkin açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi: “Kabinemizin 71. toplantısını az önce tamamlamış bulunuyoruz. Toplantımızda adalet, ekonomi, şehircilik ve sokaklarımızın daha emniyetli hâle getirilmesi başta olmak üzere birçok önemli konuyu istişare ettik. Vatandaşlarımızın refah, huzur ve güvenliğini artıracak kararlar aldık. Bunlara geçmeden evvel, son toplantımızdan bu yana milletimize hizmet mücadelemizde neler yaptığımızı şöyle kısaca hatırlatmak istiyorum.
Biz tarihine sırt çeviren değil, mazisi olmayanın istikbali olmaz düsturuyla hareket eden bir kadroyuz. Bu topraklarda kurduğumuz son devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti’ni bir kopuş olarak değil, maziden atiye uzanan binlerce yıllık yolculuğumuzun en nadide halkası olarak görüyoruz. Milletimizin, medeniyetimizin yüzyıllara sâri köklü tarihini 100-150 sene öncesiyle başlatan inkârcı yaklaşımları kabul etmiyoruz. Selçuklu’yu, Osmanlı’yı yok sayıp eski Türk tarihinden tek hamlede Cumhuriyete atlayan tarih okumalarını da kesinlikle iyi niyetli bulmuyoruz. Bunlar Türkiye’yi ve Türk milletini asli kimliğine yabancılaştırmaya çalışan, ruhsuz, köksüz ve hatta İslamsız bir millet hayali gören son derece tehlikeli, son derece art niyetli toplumsal mühendislik projeleridir. Tek parti döneminde bu tarz projeler uygulanmak istenmiştir. Ama milletimizi ruh kökünden koparmayı amaçlayan bu projelerin hiçbiri muvaffak olamamıştır. Bundan sonra da milletimiz asli kimliğine, zaferlerle dolu görkemli tarihine bir bütün olarak sahip çıkmaya devam edecektir. Biz de inşallah ecdadın ayak izlerini takip etmeyi sürdüreceğiz.
Bu anlayışla biliyorsunuz son yıllarda Ahlat’ta ve Malazgirt’te Okçular Vakfımızın öncülüğünde çok anlamlı etkinlikler düzenliyoruz. Bu sene de kabine olarak Milliyetçi Hareket Partisi’nin saygıdeğer Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ve diğer siyasi parti liderlerimizin katılımıyla Ahlat ve Malazgirt’te muhteşem bir buluşmaya imza attık. Muş ve Bitlis başta olmak üzere farklı illerimizden gelen kardeşlerimizle Malazgirt Zaferimizin 955. yıl dönümünü bir kez daha gururla kutladık. Sultan Alparslan ve Kahraman Ordusu ile birlikte İla-yı Kelimetullah davası uğrunda can veren tüm şehitlerimizi şükranla yâd ettik. Malazgirt’ten verdiğimiz mesajların muhataplarına ulaştığını sonrasında çıkan seslerden gördük. Şunu bir defa açık ve net söylemek isterim: Bizim vakur, soğukkanlı tavrımız kimseyi farklı hayallere sürüklemesin. Kılıç şakırtıları altında can alıp can vererek kendimize yurt eylediğimiz bu topraklarda kimseye ameliyat yaptırmayız. Aynı şekilde bölgemizde ülkemizi çevrelemeye dönük hasmane adımları tribünden seyretmeyiz. Türkiye hiçbir ülkenin, hiçbir toplumun, hiçbir inanç ve kültürün karşısında değildir. Olması da zaten düşünülemez. Fakat Türkiye her hukuksuzluğun, her haksızlığın, her zorbalığın, kimden gelirse gelsin her haydutluğun karşısındadır, olmaya da devam edecektir.
“TÜRKİYE’YE DOST OLAN KAZANACAK, HUSUMET BESLEYEN İSE KAYBEDECEKTİR”
Tekrar söylüyorum, kategorik olarak kimseye düşmanlık beslemiyoruz. Tam tersine içinde bulunduğumuz zor coğrafyada bağımsız, istikrarlı ve müreffeh bir devlet olarak yolumuza devam etmek istiyoruz. Bunun önünün kesilmesine asla fırsat vermeyeceğiz. Ülkemizin güçlenmesinden, bölgesinde barış ve istikrarın tesisi için çaba sarf etmesinden rahatsız olanlar bizi yolumuzdan geri döndüremezler. Hiç şüpheniz olmasın, tarihin akışını değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. Türkiye dostlarıyla el sıkışacak, akrabalarıyla kucaklaşacak, kardeşleriyle yeniden kenetlenecektir. Türkiye’ye dost olan kazanacak, husumet besleyen ise kaybedecektir. İttifak ve ittihat siyasetimiz doğrultusunda gönül coğrafyamızın tamamında birlik ve dirliğin kök salması için çalışmakta kararlıyız. Bunda da en küçük bir tereddüt göstermeyeceğiz.
28 Ağustos’ta Mevlid-i Nebi Haftası münasebetiyle Diyanet İşleri Başkanlığımızın İstanbul’da tertiplediği programa iştirak ettik. Siret ve suretiyle, veladet ve nübüvvetiyle kurtuluşa susayan, gönüllere ferahlık veren Hâtemü’l-Enbiya Efendimizin güzel ahlakını Kur’an ve sünnet ışığında bir kez daha tefekkür ettik. Bu vesileyle Peygamber Efendimizin aleyhissalatü vesselam yeryüzüne teşriflerinin 1501. sene-i devriyesinin milletimiz, ülkemiz, İslam coğrafyası ve tüm insanlık için hayırlara kapı aralamasını Rabbimden niyaz ediyorum.
Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramımızı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden gelen bir kaza haberinin gölgesinde kutladık. Girne’den Taşucu’na giden bir yolcu gemisinin alabora olması sebebiyle yaşanan elim kazada 239 kardeşimiz kurtulurken maalesef 14 kardeşimiz vefat etti. 14 kardeşimiz ise hâlen kayıp durumda. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile iş birliği içerisinde hâlihazırda dokuz gemi ve 11 hava aracıyla arama çalışmalarına destek veriyoruz. Kaza sonrasında Kuzey Kıbrıs makamları tarafından soruşturma açılmış, geminin kaptanı dâhil sekiz mürettebat gözaltına alınmıştır. Yargı süreci resmî kurumlarımızca yakından takip edilmektedir.
Aynı şekilde 2 Eylül’de Silivri açıklarında insan kaynaklı hatalar nedeniyle meydana geldiği anlaşılan çarpışma sonucu batan kuru yük gemisindeki 10 mürettebatla ilgili arama-kurtarma çalışmalarımız da devam ediyor. Bugün bir kez daha kazazedelerimize geçmiş olsun diyor, hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum.
Şu gerçeği bugün tekrar vurgulamak istiyorum: Bu sene 104. yıl dönümünü idrak ettiğimiz büyük zafer, zorluklar karşısında milletimizin mücadele azmini gösteren önemli bir referanstır. 30 Ağustos’ta milletimiz istiklal ve istikbalinden asla taviz vermeyeceğini, namusunu kimseye çiğnetmeyeceğini tüm dünyaya göstermiştir. 26 Ağustos 1071’de Sultan Alparslan ve ordusunun açtığı Anadolu kapısı 30 Ağustos 1922’de müstevlilerin yüzüne ilanihaye kapanmıştır. İnşallah ebediyen de kapalı kalacaktır.
“TÜRKİYE, BÜYÜK İKTİSADİ VE BEŞERİ POTANSİYELİYLE YILDIZI GİDEREK PARLAYAN BİR ÜLKEDİR”
Türkiye tarihi ve kültürel birikimiyle, büyük iktisadi ve beşeri potansiyeliyle dünyada yıldızı giderek parlayan bir ülkedir. Millet olarak üç kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluğun mirasçılarıyız. Çok geniş bir coğrafyayla tarihi bağlarımız, akrabalık ilişkilerimiz var. Günümüzün dünyasında toplumlararası yakınlaşmanın, ticari ve kültürel bağları güçlendirmenin ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu anlayışla dış politikada Türkiye’yi ve Türkiye’nin çıkarlarını merkeze alan bir yaklaşımla tüm ülkelerle iş birliğimizi ilerletmenin gayretindeyiz. Diyalog ortağı olduğumuz Şangay İşbirliği Teşkilatı, son yıllarda ilişkilerimizin yoğunlaştığı bölgesel kuruluşların başında gelmektedir. Teşkilat, 4 milyarı bulan nüfusu ve 35 trilyon dolara varan ekonomisiyle çok güçlü bir potansiyeli bünyesinde barındırıyor. Bizim de sadece teşkilat üyesi ülkelerle ticaret hacmimiz yıllık 150 milyar dolara yaklaşıyor. Bu rakamı daha dengeli bir yapıda artırmak istiyoruz. Teşkilatın 1 Eylül tarihinde Bişkek’te icra edilen Liderler Zirvesine iştirak ederek bu irademizi teyit etmiş olduk. Bizim açımızdan verimli geçen zirvede enerji güvenliği ve bağlantısallık başta olmak üzere Türkiye’nin teşkilat için taşıdığı önemi vurguladık. Tehdit ve sınamaların etkisinde yeniden şekillenen uluslararası sistemde teşkilatın çok kutupluluğa yaptığı katkıları detaylıca değerlendirdik. Zirve kapsamında ayrıca aralarında Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin’in de bulunduğu birçok devlet ve hükümet başkanıyla görüşmelerimiz oldu. Birleşmiş Milletler’in tamamlayıcısı olarak gördüğümüz Şangay İşbirliği Teşkilatı ile münasebetlerimizi geliştirmeye devam edeceğiz.
Geride bıraktığımız hafta ekonomimize dair önemli veriler açıklandı. İhracatta yakaladığımız ivmenin devam etmesinden büyük memnuniyet duyuyoruz. Ağustos ayı mal ihracatımız geçen yılın aynı ayına göre yüzde 8,1 artışla 23,5 milyar dolar yükseldi. Bu rakamla Ağustos ayı ihracatında rekor kırdık. İhracatımız 2026 yılının ilk 8 ayında yüzde 4 artışla 185 milyar dolara çıktı. Yıllıklandırılmış ihracatımız ise yüzde 4,2 artışla 280,3 milyar dolara ulaştı. Sene sonu hedefimiz olan 282 milyar dolara sadece 1,7 milyar dolarlık fark kalmış oldu. Ağustos ayı ihracat rakamlarının hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. Bu başarıda emeği geçen ihracatçılarımızı gönülde tebrik ediyorum. Enflasyon tarafında İran merkezli küresel krizin etkilerini tüm dünya gibi biz de hissediyoruz. Amerika dâhil dünyanın birçok ülkesinde petrol fiyatları tarihî seviyeleri görmüş durumda. Bilhassa dizel fiyatlarında daha önce görülmedik artışlar yaşanıyor. Hürmüz Boğazı’ndaki düğüm çözülmedikçe petrol fiyatlarındaki artışların herkesi zorlamaya devam edeceği anlaşılıyor.
“TÜRKİYE EKONOMİSİNİ KALKINMA VE BÜYÜME ROTASINDA TUTMAYI SÜRDÜRÜYORUZ”
Burada şunu bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum: İsrail’in tertip ve tahrikleriyle başlayan savaşın faturasını sadece İran halkı, sadece kardeş Körfez ülkeleri değil, ilgili ilgisiz herkes ödemektedir. Tüm bölgemize rahat bir nefes aldıran İslamabad mutabakatını akim bırakan da yine İsrail’in yalanları ve sabotajlarıdır. En küçük bir barış ihtimalini bile kendisine tehdit gören bu radikal zihniyet değişmedikçe bölgemizdeki kriz fırtınası dinmeyecektir. Bu gerçekler ışığında hedeflerimizde bazı ayarlamalar yapıyor olsak da Türkiye ekonomisini kalkınma ve büyüme rotasında tutmayı sürdürüyoruz. Dün açıkladığımız orta vadeli program bunun en son örneğidir. Programla gelecek 3 yıla ait yol haritamızı kamuoyumuzla paylaştık. Orta vadeli programla, tarım ve sanayi sektörleriyle turizm başta olmak üzere hizmetler sektörümüzün güçlendirilmesi, yüksek teknoloji ve katma değere dayalı üretimin arttırılması, ihracat kapasitemizin geliştirilmesi ve ekonomimizin rekabet gücünün daha ileri seviyelere taşınması yönündeki politikalarımızı ortaya koyduk. Jeopolitik risk ve belirsizliklerden kaynaklanan sıkıntılara rağmen yatırımı, istihdamı, üretimi ve ihracatı önceleyen politikalarımızda hiçbir değişiklik söz konusu değildir.
Aynı şekilde enflasyonla mücadeledeki kararlı duruşumuz sürecektir. Milletimizin refahını artıracak, ekonomimizin yapısal sorunlarına kalıcı çözümler üretecek adımları atmaya devam edeceğiz. Ekonomik güvenlikten iş ve yatırım ortamına, imalat sanayinden fiyat istikrarına, kamu maliyesinden, ticaret, istihdam ve beşeri sermayeye, Türkiye ekonomisini her alanda daha güçlü, daha rekabetçi ve daha dayanıklı bir yapıya kavuşturmak için ne gerekiyorsa yapacağız. Önümüzdeki 3 senenin makroekonomik rotasını belirleyen orta vadeli programın hazırlanmasına katkı sunan herkesi tebrik ediyor. Programın ülkemiz, milletimiz ve ekonomimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Bugünkü kabine toplantımızda 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenleyeceğimiz COP-31 Zirvesi’yle sosyal konut projemizi ele aldık. Dünyanın en büyük iklim diplomasisi platformlarından biri olan COP-31’e başarıyla ev sahipliği yapmak için yürüttüğümüz hazırlıklar devam ediyor. Organizasyonu toplam 1,1 milyon metrekare büyüklüğe sahip Antalya Expo alanında gerçekleştireceğiz. Bu alanı yeniliyor, altyapıdan ulaşıma, güvenlikten konaklamaya kadar her türlü hazırlığı yapıyoruz. Bu kapsamda Antalya’mızda trafiği de çok rahatlatacak bir adımı attık ve TOKİ’mizle 38 kilometrelik yol çalışmasını tamamladık. Tüm bunlar elbette sadece COP-31 için yapılmadı. Misafirlerimiz gidecek, zirve bitecek ama bu yollar, bu yatırımlar işte Ankara’da olduğu gibi milletimize kalacak. Milletimiz tarafından uzun yıllar kullanacak. Expo alanı yenilenmiş hâliyle Antalya’nın yeni cazibe noktası olacak. Dolayısıyla turizmcimiz, esnafımız, vatandaşımız, Antalya’mız, yani tüm ülkemiz kazanacak. 190’dan fazla ülkenin katılacağı, 100 bini aşkın ziyaretçinin beklendiği İklim Zirvesini tıpkı NATO Zirvesi gibi inşallah ülkemize yakışır şekilde icra edeceğiz.
Bugün mütalaa ettiğimiz bir diğer konu kiralık konut projemizdir. Ev sahibi Türkiye diyerek yeni bir sosyal konut kampanyası başlatmış ve 81 ilde 500 bin sosyal konut inşa etmek için kuralarımızı çekmiştik. İnşallah 2027 Mart itibariyle anahtarlarımızı teslim etmeye başlayacağız. Tabii bu proje kapsamında bir de kiralık konut projemizi açıklamıştık. İstanbul’da yapacağımız 100 bin sosyal konuta ek olarak 15 bin kiralık konutu da vatandaşlarımızla buluşturacağız. Kiralık konutlarımızla ilgili başvuruları 14 Eylül’de almaya başlıyoruz. İnşallah Ekim ayında ilk 1000 kiralık konutumuzun kurasını çekeceğiz. Evleri piyasa rayiçlerinin altında kira bedelleriyle vatandaşlarımızın kullanımına sunacağız.
Yarısı bizden kampanyasıyla İstanbul’daki riskli yapıların dönüşümünü hızlandırıyoruz. Bugüne kadar 108.881 bağımsız bölümün dönüşümünü tamamladık. Yani 500 bine yakın vatandaşımızı sağlam konutlarına kavuşturduk. 435 bin 683 bağımsız bölümünde yapım süreçlerini başlattık. Yılsonuna kadar bu sayıyı 500 binin üzerine çıkarmayı hedefliyoruz. Böylece sadece bu kampanyayla İstanbul’daki 2 milyon vatandaşımızı güvenli ve afetlere dirençli yuvalarına kavuşturmuş olacağız.
Burada İstanbullulara bir müjde daha vermek istiyorum. Bu yılsonu bitmesi planlanan yarısı bizden projemizin süresini 31 Aralık 2027 tarihine kadar uzatıyoruz. Gelecek yıl da kentsel dönüşümden yararlanmak isteyen vatandaşlarımız yarısı bizden kampanyamızdan faydalanabilecekler. Hayırlı uğurlu olsun diyorum.
Sözlerime son vermeden önce dün akşam oynanan final müsabakasında İtalya’yı 3-2 mağlup ederek üst üste ikinci defa Avrupa şampiyonu olan Filen-in Sultanları’nı canı gönülden tebrik ediyorum.
Yine bu vesileyle uyum haftası kapsamında bugün ders başı yapan okul öncesi ilkokul ve ortaokul birinci sınıf öğrencilerimizin tek tek gözlerinden öpüyor, her bir yavrumuza Rabbimden üstün başarılar niyaz ediyorum. Aynı şekilde 14 Eylül’de başlayacak 2026-2027 eğitim öğretim yılının evlatlarımız, ailelerimiz, hocalarımız ve maarif teşkilatımız için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Geçtiğimiz aylarda yaşanan müessif hadiselerin tekrarlanmaması için aldığımız güvenlik tedbirlerini okullarımızda kararlılıkla uygulayacağımızı da altını çizerek ifade etmek istiyorum.”
Ankara 2 No’lu Barosu’nca Ankara Adliyesi Konferans Salonunda gerçekleştirilen 2026-2027 Adli Yılı Açılış töreniine Adalet Bakanı Akın Gürlek katıldı ve bir konuşma yaptı.
Törende Adalet Bakan yardımcıları Burak Ceyhan ve Can Tuncay, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Aykut ÇELİK ve Ankara 2 No’lu Baro Başkanı Gökhan AĞDEMİR de hazır bulundu.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, konuşmasında şunları söyled:
” Yeni adli yıl açılışımızın bütün yargı camiamıza hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum.
2026-2027 yılı adli yılının başlangıcı vesilesiyle milli iradenin kalbi ve merkezi olan başkentimiz Ankara’da sizlerle bir araya gelmekten dolayı büyük büyük bir bahtiyarlık duyuyorum. Nazik davetleri ve samimi ev sahiplikleri dolayısıyla Ankara 2’nolu baromuzun başkanına, değerli yöntemine ve bu anlamlı buluşmanın hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Bu büyük hukuk ailemizin, farklı alanlarında görev yapan mensuplarıyla bir araya gelmekten her zaman olduğu gibi bugün de büyük bir memnuniyet duyuyorum.
Kıymetli avukatlarımızın hukuk sistemi içerisinde vazgeçilmez konumunu çok iyi biliyor , Ankara 2 No’lu baromuzun meslek odaklı çalışmalarını takdirle takip ediyorum. Yeni adli yıl ülkemiz, milletimiz, yargı teşkilatımız ve hukuk camiamız için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. Adalet hizmetlerinin kesintisiz biçimde yürütülmesinde bilgi, birikim emekleriyle katkı sunan bütün avukatlarımıza çalışmalarında kolaylıklar ve başarılar diliyorum.
Bakanlığımızın hedef ve stratejilerinde barolarımız arasındaki ilişkiyi sürekli istişare ve birlikte çözüm üretme anlayışını daima gündemde tutup bu konuyu oldukça önemsiyoruz. Şimdi burada sizlere bir bakan olarak değil, evinizde misafir bir hukukçu dostunuz olarak kalbi, sohbetlerimi gerçekleştirmek ve samimi duygularımı paylaşmak istiyorum.
Ülkemiz çok zor dönemlerden geçti. Cunta ve darbe dönemlerinde hukuk ve yargı adeta milletimiz aleyhine işletildiğini, FETÖ gibi yapıların uluslararası güç odaklarının da desteğiyle milli güvenliğimizi hedef aldığını, hukuk kurumlarımızı hak ve özgürlüklerini kısıtlama yönündeki süreçlerin aracı haline getirmeye çalıştığını maalesef gördük. FETÖ eliyle adeta bir deprem yaşayan yargı sistemimizi yeniden inşa ettik diyebiliriz. Ülkemizde her şeyde olduğu gibi mevcut zengin kaynağımızla, yargıda da bağımsız ve vatandaşımıza hizmet odaklı yapılaşmayı tamamladık. Çarkları, en etkin ve verimli şekilde işletmeyi başardık.
Malumunuz, tarihsel süreçte milletimize hizmet etmesi gereken bu değerli kurumlarımız cuntacı, darbeci vesayetci anlayışları ve uluslararası güç odaklarının dolambaçlı unsurlarının aparatı haline getirilmek istendi. Milletimizin feraseti, devlet aklının kararlılığı ve siyaset kurumumuzun güçlü refleskleriyle bu dar boğazlardan, bu proje ürünü türbülanslardan Allah’ın izniyle çıkmayı başardık. Allah bu millete bir daha böyle günler göstermesin. Aramızda çok genç avukat arkadaşlarımız da var. Bizden yirmi, otuz hatta 40 yıl öncesinden bugüne ülkemizi hangi süreçlerden geçtiğini ve bugün bulunduğu yere gelebilmek için ne büyük bedeller ödediğini biliyoruz. Bugünkü toplumsal huzurun, siyasi istikrarın ve sivil temsil kabiliyetinin her zaman var olmadığını hep birlikte hatırlamak durumundayız.
Bu ülke, onlarca yıl boyunca olağanüstü hal uygulamalarına, yargının işlemez hale getirdiği dönemlere ve vatandaşın değil, vesayetin hizmetine sunulmak istenen hukuk sistemine şahit oldu. Çok şükür bugün geldiğimiz nokta itibariyle çok iyi bir konumdayız. Ülke ve millet olarak büyük bedeller ödedik.
Geçmişten, bugüne milletimizin kalkınmasının huzurunun ve güvenliğin ayağında bir pranga haline getirilen terör belasından kurtulduk, Bu tehdidi kalıcı olarak ortadan kaldırılması konusunda da son derece kararlıyız. Bütün bu tecrübeler, devletimizin kuzey kurumları ile toplumumuzun bütün kesimleri arasında birlik ve dayanışmanın taşıdığı hayati önemi açıkça göstermektedir.
Devlet devasa bir duvar ise her bir birey ve her bir kurum da bu duvarın bir tuğlasıdır. Bu duvarda asla kırık dökük ve gedik olmamalıdır.
Bugün şu yapının, en önemli taşıyıcı unsurlardan biri de barolarımız ve onlara oluşturan avukatlarımızdır. Ziyaret ettiğimiz her ilde baro başkanlarımız ve yönetimleriyle mutlaka bir araya geliyoruz. Mesleki meseleleri doğrudan istişare ediyoruz.
Aynı zamanda, o ildeki yargı altyapımızın, yerel düzeydeki durumunu ve işleyişini değerlendirmek, yargı teşkilatımız ile avukatlarımız arasındaki uyumu ve profesyonel kurumsal iletişimi daha ileri bir seviyeye taşımak amacıyla diyaloğumuzu sürdürüyoruz ve sürdürmeye kararlıyız.
Adriyatik’ten, Çin seddine kadar uzanan Türk dünyasında bu gönüllü elçilerimizin fedakar çalışmalarını yürekten alkışlıyorum. Bu alanda emek veren baro yönetimimizi ve bu çalışmalara katkı suran bütün avukatlarımızı yürekden kutluyorum.
Hepimiz, büyük bir adalet ailesinin farklı sorumluluklar üstlenen mensuplarıyız, Bir saatin çarkları gibi hakimlerimiz, cumhuriyet savcılarımız, avukatlarımız ve adalet teşkilatımızın bütün çalışanlarının emekleri de birbirini tamamlamaktadır.. Çünkü hepimizin hedefi, hakkın sahibine zamanında teslim edildiği vatandaşlarımızın, hukuk güvenliği içerisinde yaşadığı bir düzeni birlikte inşa etmektir. Bu sebeple bakanlığımıza sunulacak, yapıcı, uygulanabilir ve çözüm odaklı her teklife kapımız açıktır.
Yeter ki sözümüzün merkezinde hukuk, gayemizin merkezinde adalet, çalışmalarımızın merkezinde de milletimizin menfaati olsun. Avukat meslektaşlarım, dünya hukuk düzeni bugün tarihi bir imtihandan geçmektedir. İnsan haklarını, hukukun üstünlüğünü ve insanlık onurunu dillerinden düşürmeyen çoğu batı ülkelerinin ağır mağduriyetler karşısında sergilediği çifte standart uluslararası hukuka duyulan güveni ciddi biçimde sarsmıştır.
Yakın coğrafyamızda, evrensel hukuk mühendisliği altında yaşanan masum insanların 10 yıllardır göçe, soykırıma ve katliama maruz kaldıklarına bir damla insan kanının bir damla. petrolden daha değersiz olduğunu ispatlarcasına, adil bir dünya düzeninden mahrum bırakıldığına maalesef hep birlikte şahit olduk. Zulüm ve haksızlık karşısında mağdurun kimliğine, inancına ve yaşadığı coğrafyaya göre farklı tutumlar sergilemesi, ulusal uluslararası hukukun evrensellik iddiasına zarar vermektedir.
Uluslararası kuruluşların etkisiz kaldığı hukuk kurallarının güçlü devletlerin çıkarlarına göre farklı biçimde uygulandığı bu dönemde Türkiye, hukuk kurumlarımızın barolarımızın ve avukatlarımızın katkıları ile insan hakları ihlallerine karşı tutarlı bir yaklaşım benimsemeye ve uluslararası hukuku etkin bir biçimde işletmesi için çaba göstermeye devam etmektedir. Açıkçası söylüyorum ki bu Türk milletinin tarihinden devraldığı önemli görevlerden ve yaşadığı asli sorumluluklarından biridir.
Türk milleti adalet hukuku nerede, kime lazımsa orada olmaya devam edecektir. Karşı karşıya olduğumuz tablo, adalet merkezi tutarlı ve bağımsız bir duruşun önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Siyasi istikrarı, gelişen ekonomisi, milli birlik ve kardeşlik iradesi, köklü devlet geleneği ve güçlü hukuk sistemiyle Türkiye, bölgesinde ve dünyada adalet arayanların umudu olmaya devam edecektir. Bunun yolu öncelikle kendi iç cephemizi tahkim etmekten, birlik ve beraberliğimizi korumaktan, ve ülkemizin güvenli geleceğini sağlam temeller üzerine inşa etmekten geçmektedir. Kendi içerisinde güçlü ve huzurlu ve dayanışma içerisinde olan bir Türkiye insanlığın barışına bölgesel istikrara ve küresel adalete çok daha büyük katkılar sunacaktır. İç cephesi zayıf bir toplum her zaman yok olmaya mahkum olur. Bundan yaklaşık yüz yıl önce milli mücadelemize merkezlik eden Ankara’mızın yanı başına kadar ilerleyen işgalci güçler vardı. Onların top sesleri Polatlı’ya kadar dayanmıştı. İşte tarihimizden ibret almalı ve asla rehavete kapılmamalıyız. Şüphesiz, Güçlü Türkiye’nin üzerinde yükseleceği en sağlam zemin adalet ve hukuk güvenliğidir.
Ankara 2′ No’lu baromuzun,kıymetli mensupları hukuk karşısında herkes eşittir. Hiçbir kimse kanunların yaptırımından muaf olamaz. Adalet herkese lazım olan can suyudur. hiç kimse kendisini imtiyazlı ve ayrıcalıklı konumda göremez.
Toplum vicdanı buna asla müdahale etmeyeceği gibi Türk yargısı da bu konuda tavizsiz bir biçimde görevini icra etti etmeye devam edecektir. Vatandaşlarımızı, huzur ve güvenliği bizi en önemli önceliğimizdir. Onların vicdanı bizlerin gerçeğini yansıtan en doğru terazidir. Bu anlayışla, son zamanlarda hep birlikte şahit olduğumuz üzere toplumumuzda öğretiyoruz.
Örnek olması gereken popüler kişiliklerin milli ve ahlaki değerlerimizi zedelediklerini, hukuksuzluğu, özendiren yaşam tarzlarını, gençlerimizi ve genç nesillerimizi zehirlediklerini gördük. Yasal işlemleri gerçekleştirerek bu sorunların üzerine kararlılıkla gittik. Kültürel ve ahlaki çöküntüye zemin hazırlayan herkesi ve kurum bizim yakından gözlemlediğimiz ve tedbir aldığımız öncelikli hedeflerimizdendir.. Aynı şekilde insanlarımızın iyi niyetle yaptıkları sosyal dayanışma projelerini suistimal eden herkese karşı hukukun üstünlüğünü ve milletimizin haklarını koruyan adımlar attık.
Her alanda yasalarımızın etrafından dolanmaya çalışan kişi ve kurumlara karşı gereken önleyici tedbirleri aldık. Adalet sistemimizi ayakta tutan hukuk düzeni en önemli unsurlardan biri olan avukatlık, vatandaşın sesini yargı mercilerine taşıyan hak arama hürriyetini somutlaştıran ve aynı zamanda kamu hizmeti niteliği taşıyan güçlü bir müessesedir..
Avukatlık mesleğinin bu büyük ailesinin her bireyin hassasiyet göstermesi gereken etik değerleri arasında olduğunu biliyorum. Elbette savunma hakkı hukuk sistemimizin dokunulmaz değerlerinden birisidir.
Bununla birlikte, avukatlık mesleğini temsil eden kişi ve kurulların mesleki amaçlarından uzaklaşmamaları, siyasi veya ideolojik çekişmelerin etkisi altında kalmadan bağımsızlıklarını, mesleğini hukukun üstünlüğünü her şartta korumaları büyük önem taşımaktadır. Aksi yönde tutumların hem savunma makamına hem de yargıya dünyaya zarar vereceği açıktı. Kıymetli avukatlarımız, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı olarak avukatlarımızın görevlerini daha iyi şartlarda getirilebilmesi için yürüttüğümüz çalışmaları büyük bir hassasiyette takip ettiğimizi de bilmenizi isterim.
Adalet hizmetinin vatandaşa zamanında etkili ve güvenilir bir biçimde ulaştırılması konusunda sizlerle aynı sorumluluğu paylaşıyoruz. Avukatlarımızın adli süreçlere daha etkin katılımı tanımını sağlamayı temel hedeflerimiz arasına aldık. Yeni alpaklık kanunu hazırlıklarından bilgi ve belgeye erişim yetkilerinin genişletilmesine genç, bağlı çalışan ve kamu avukatlarımızı desteklenmesinden cnk, adli yardım hizmetlerini ile çalışma şartlarını iyileştirmesine kadar birçok alanda çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Avukatlık hizmetlerindeki vergi yükünün azaltılması, UYAP ve e-duruşma uygulamalarının geliştirilmesi, mesleki faaliyetleri nedeniyle avukatlara yönelik şiddetle mücadele ve avukatla temsili yaygınlaştırılması yönündeki adımlarımızı barolarımızla istişare içerisinde atmaya devam edeceğiz.
Avukatlarımızın yaşadığı sorunların da çözümüne yönelik bazı düzenlemeleri eklemeyi temenni ediyorum. Bu konuları, Ankara 2 No’lu baromuzun başkanıyla da sürekli görüşüyor, avukatlarımızın talep ve beklentilerini istişare içerisinde değerlendiriyoruz. Avukatlarımızın silah ruhsatı ücretleri konusunda da sürekli talepler geliyor.
Bu konuda Maliye bakanımızda görüşmeler yaptık. Onlar da bize yardımcı oldular. Ekim ayında gündeme gelecek pakette, silah ruhsatı ücretinin ilk başvuruda olanda alınması, devamındaki eylemlerde ise ücret alınmaması yönünde ortak bir mutabakata vardık. Avukatlarımız, açtıkları davaların ne kadar sürede sonuçlanacağını bilmek zorundadır.
Bu nedenle hakim ve savcı arkadaşlarımızın da yargıda belirlenen hedef süreleri riayet etmesi gerektiğini her fırsatta ben katıldığım programlarda da ifade ediyorum. Kira tespit davalarının 9 ayda, tahliye davalarının bir buçuk yılda tamamlanmasını hedefliyoruz. Ayrıca, boşanma davalarının uzamasını önleyecek tedbirler ile Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı sonrasında süresiz nafaka konusunda ihtiyaç duyulan yasal düzenlemeleri de Ekim ayındaki pakette hayata geçirmeyi düşünüyoruz.
Avukatlarımızın zamanlarını ve mesailerini duruşma salonlarında ve adliye koridorlarında bekleyerek geçirmelerini istemiyoruz. Uygulamanın içerisinden gelen bir hukukçu olarak avukatlarımızın, mahkeme kalemlerinde ve adli hizmetlerinden yararlanırken karşılaştığımız sorunları yakinen biliyorum. Hakim bir Cumhuriyet savcılarımız başta olmak üzere adalet teşkilatımızın bütün mensuplarının, avukatlarımıza karşı nezaket ve mesleki saygınlık içerisinde hareket etmeleri gerektiğini her gittiğim yerde ifade ediyorum.
Kıymetli yargı ve teşkilat mensuplarımızın bu hassasiyet gözetme konusunda da gayretleri bizleri sevindiriyor. Çünkü 27 bin 500 hakim ve savcımızla 211 bin avukatımızla, aynı hukuk ailesinin mensuplarıyız. İnşallah yine adli yılda da yürüttüğümüz çalışmaların sonuçlarını hep birlikte uygulamada göreceğiz.
Her kitleyle, her heyetle bir araya geldiğimde ısrarla üzerinde durduğum hususlardan biri de “Güçlü Türkiye hedefimize ulaşmanın güçlü bir hukuk üzerinden geçtiği konusudur. Adalet yüzyılının vizyonunu hayata geçirirken sivil, demokratik, kuşatıcı anayasa hedefimizden vazgeçmeden, hukuk devletimizi, demokrasimizi ve temel hakları daha ileri taşıma yönündeki irademizi inşallah sürdüreceğiz.
Ankara için 2 No’lu baromuzun kıymetli yönetimi ve değerli üyeleri, beni sabırla dinlediğiniz için sizlere bir kez daha şükranlarımı sunmak istiyorum. Sözlerime son verirken bu samimi buluşmaya ev sahipliği yapan Ankara 2 No’lu baromuzun başkanına ve değerli yönetimine ve görüşlerini bizimle paylaşan siz değerli katılımcılara teşekkür ediyorum.
Sizleri bir kez daha saygı, sevgi en kalbi duygularla selamlıyorum”
Konuşmalardan sonra Bakan Gürlek’e hediye takdimi yapıldı. Adli yıl açılış töreni hatıra fotoğraf çekimleriyle sona erdi.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Metin Tokel ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Rafet Dalkıran da resepsiiyonda hazır bulundu.
Resepsiyonda, önce Kur’an-ı Kerim tilaveti gerçekleştirildi..
Kur’an-ı Kerim tilavetinin hemen ardından Pakistan Savunma ve Şehitler Günü resepsiyonunda Türk ve Pakistan Milli Marşları seslendirildi.
Milli Marşların seslendirilmesinden sonra konuşmalara geçildi.
Pakistan Savunma ve Şehitler Günü resepsiyonundaki ilk konuşmayı Pakistan’ın Savunma Ataşesi Air Commodore Muhammad Asif BHATTI yaptı: ” Pakistan’ın 61’inci Savunma Günü’ne hoş geldiniz demek benim için büyük bir onur ve ayrıcalıktır.
Bugün, Pakistan’ın dış tehditler altında kaldığı 6 Eylül 1965’te Pakistan’ı savunanların cesaretini, fedakarlığını ve kararlılığını anıyoruz. Pakistan her zaman barışı hedeflemiştir. Kendisi, komşuları ve daha geniş bölge için barışı hedeflemiştir, ancak 1965’te, Pakistan’ın savunma gücü ve silahlı kuvvetleri, olağanüstü cesaret, profesyonellik ve onurla anavatanı savunarak, önemli bir karşılık vermiştir.
Bugün de aynı mirası sürdüren Pakistan, son derece profesyonel ve güçlü bir askeri ve silahlı kuvvetlere sahiptir. Çok açık bir şekilde belirtmek isterim ki, hiçbir saldırgan veya terörist niyetimiz yoktur ve egemenliğimizden asla ödün vermeyeceğiz.
Terör, ulusumuzun güvenliğinin bütünlüğünü tehdit etmiştir. Savunma yeteneklerimiz, stratejik ortaklıklarımız ve uluslararası ilişkilerimiz, çoğu ülkenin tutumunda olduğu gibi, barış, güvenlik ve istikrara yöneliktir.
Yurtta barış, dünyada barış; savunma ruhu, Keşmir halkının özlemleriyle birlikte, Pakistan’ın Cammu -Keşmir anlaşmazlığının barışçıl çözümüne olan bağlılığını da yeniden şekillendirebilir; bu, ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında da yer almıştır.
Ayrıca, Pakistan’ı savunurken ve terörizmle mücadele ederken hayatlarını feda eden herkese saygılarımızı sunuyoruz. Onların fedakarlıkları asla unutulmayacak.
Pakistan’ın, yüzyıllardır süregelen ortak tarihe ve halklarımız arasındaki kalıcı sevgiye dayanan eşsiz bir kardeşlik anlayışını paylaştığı bir ülke olan Pakistan’ın 30. yıl dönümünün ilk gününü anmak özellikle anlamlıdır. Maca Savunma Hatları, kardeşliğin, karşılıklı testin ve barış ve güvenliğe olan ortak bağlılığın derinliğini gösteren bir protesto etkinliğidir. Bu olağanüstü ortaklığı daha da geliştirmeyi ve birlikte barış ve istikrara katkıda bulunmayı dört gözle bekliyoruz. Bu akşam burada bulunan diğer tüm önemli kişilere teşekkür ederiz.
Savunma Ataşesi BHATTI’den ardından Pakistan’ın Ankara Büyükelçisi Yousaf JUNAID ikinci konuşmacı olarak kürsüye geldi.
Büyükelçi JUNAID, konuşmasında şunları söyledi: ” Ekselansları Milli Savunma Bakanı Yaşar GÜLER, Türk Kara Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı ve diplomatik temsilciler, hepinize iyi akşamlar dilerim. Bugün, Pakistan’ın Savunma ve Şehitler Günü’nü anmak için burada toplandık. Bu, Pakistan tarihinde gerçekten özel bir yere sahiptir.
Eylül 1965. Bu gün, vatanımızı savunmak için silahlı kuvvetlerimizin yanında duran, şehit düşen seçkin askerlerin yaptığı fedakarlıkları bize hatırlatır.
Bu şanlı gün, Pakistan’a olan bağlılığımızı, sadakat ve hizmet sözümüzü yenilememizi ve vatanımızın güvenliği için cihatı kucaklayan bu seçkin, vatan evlatlarına saygı duruşunda bulunmamızı gerektirir.
Bölgemizin temelinde yatan sorun olan Keşmir ve Afganistan meselesi, 1947’deki bölünme gündeminin tamamlanmamış olması, Güvenlik Konseyi kararlarının ve yasadışı olarak işgal edilen Keşmir halkının özlemlerinin hiçbir zaman yerine getirilmemesi ve onların iradelerinin ifade edilmesine asla izin verilmemesi, 5 Eylül’ün bize askerlerimizin bugünkü değerini düşünme fırsatı vermesi de önemli. 5 Eylül, 60 yıl önce, hiçbir provokasyon, hiçbir uyarı veya savaş ilanı olmadan uluslararası sınırları aşan sayıca çok daha büyük bir düşmanla karşı karşıya kalan askerlerimizin değerini de yansıtıyor.
Pakistan bu savaşı istememişti. Ancak savaş bittiğinde, güneş doğduğunda, cevabımız hazırdı ve tüm dünya, milletin askerlerinin yanında nasıl kahramanca durduğunu ve vatanımızı nasıl savunduğumuzu gördü. Bu, tarihin en dikkat çekici savaş olaylarından biri olarak tarihe geçti. Pakistan her zaman barışa yönelik bir eğilime sahip olmuştur.
Pakistan’ın kurucusu Muhammed Ali CİNNAH, Pakistan’ın bağımsızlığının hemen ardından, 15 Ağustos’ta bir açıklama yayınladı. Pakistan’ın kimseyle düşmanlık içinde olmadığını, amacının iç ve dış barış olduğunu, barış içinde yaşamak ve hem ülke hem de dünya ile dostane ilişkiler sürdürmek istediğini ve kimseye karşı saldırgan bir tutum sergilemediğini belirtti. Bu sözler, Pakistan’ın barışa olan bağlılığını yönlendirmeye devam ediyor.
Pakistan ilerleme yolunda devam ediyor.. Geleceğimiz için canlarını feda edenleri her zaman hatırlayacağız. Ülkenin savunması 16 Eylül ile sınırlı değildir.
Bu devam eden bir süreçtir ve ideolojik ve bölgesel sınırlarımızı korumaya kararlıyız; bu sınırlar, hazırlıklı olduğumuz kadar şiddetle korunmalıdır. Hazırlıklılığımız yakın zamanda tekrar test edildi.
Geçen yıl Pakistan, sadece ölenlere başsağlığı dilemekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası soruşturma teklifinde de bulundu. Ben de aynı şekilde etkilenmedim, taraf olmadım. Hiçbir baskı görmedim, yine de bir saldırıyla karşı karşıya kaldık.
O gecelerde yaşananlar hepimizin bildiği bir durum. Bu saldırılara çok sert bir karşılık verildi. Sorumlu bir devlet olarak ufku analiz etmedik, ancak hareketimiz, ana yanıtımız, ulus olarak birleşmiş bir şekilde mücadele etmekti.
Dünyanın o birkaç gün boyunca tanık olduğu şey, iyi hazırlanmışsanız, gerçekten ışığınız varsa, yeteneğiniz varsa, her türlü zorluğa dayanabileceğinizin klasik bir örneğidir ve biz bunu başardık. Askerlerimiz harika, en büyük varlıklarımız. Sadece ulus için en büyük fedakarlığı yapmakla kalmadılar, aynı zamanda barış zamanlarında ülkenin genişlemesi ve kalkınması için de oradaydılar; deprem, bina felaketi, sel gibi olaylarda da mücadele ettiler, ihtiyaç anında yanlarında oldular ve onlarla gurur duyuyoruz. Disiplinleri, cesaretleri ve fedakarlıkları her zaman hatırlanacak.
Tüm ulus için bir ilham kaynağı olan Pakistan Silahlı Kuvvetlerinin hizmetlerinin kendi sınırlarımızın ötesine uzanmasıyla, küresel barışa büyük katkılar sağladık; BM barış operasyonlarına en büyük katkıda bulunanlardan biriyiz. Pakistan birlikleri, dünyanın dört bir yanındaki çatışma bölgelerinde üstün hizmet verdi ve barış ve güvenliğe olan katkılarımız bunun kanıtıdır. Bugün.Pakistan ulusu birleşmiş durumda. Her zaman birleşik olacağız ve amacımız Pakistan’ı insanların kendi ihtiyaçlarına ve ilkelerine göre yaşadığı barışçıl bir bölge haline getirmektir. Ve her geçen gün daha da güçleneceğiz çünkü sadece barışa inanıyoruz.
Dünyanın işlevsizliği içinde tüm Pakistanlılara ne kadar iyi hizmet edebileceğimizi düşünme zamanı geldi; mesajım da bunlardan biri ve bunun ötesinde, ulusu inşa etmeliyiz, dirençli olmalıyız ve birlikte olmalıyız
Geçen hafta, 6 Eylül 1965’te ve 65’ten sonra ülke için hayatlarını feda edenlerin anısına,bir anma yazısı yayınlandı.
Dünyanın işlevsizliği içinde tüm Pakistanlılara ne kadar iyi hizmet edebileceğimizi düşünme zamanı geldi; mesajım da bunlardan biri ve bunun ötesinde ulusu inşa etmeliyiz, dirençli olmalıyız ve birlikte olmalıyız. Pakistan’ın güvenliğini savunan bu cesur askerlerin aileleri, genç kayıpları bizim kaybımızdır.
Sizin şerefiniz bizim şerefimizdir, benim şerefim de öyle.
Bu kayıpların yanı sıra, Pakistan’ın daha güvenli, daha düzenli ve daha barışçıl bir ülke olmaya devam etmesi için, Pakistan ZİNDABAT.
Büyükelçi JUNAID’dan sonra kürsüye Milli Savunma Bakanı Yaşar GÜLER geldi.
Bakan GÜLER de şöyle konuştu: “Bu anlamlı gün vesilesiyle sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyor ve Pakistan’ın kardeşlerimizin bu davetleri nedeniyle de şükranlarımı soruyorum.
Öncelikle dost ve kardeş ülke Pakistan’ın, savunma ve şehitler gününü en içten dileklerimle kutluyor, Pakistan halkına selam ve saygılarımı sunuyorum. Bu vesileyle Pakistan’ın bağımsızlığı, egemenliği ve güvenliği uğruna canlarını feda eden aziz şehitleri rahmet ve minnetle yad ediyor, kahraman gazilere şükranlarımı sunuyorum.
Türkiye ile Pakistan arasındaki ilişkiler, ortak tarihi hafızaya, köklü kardeşlik bağlarına ve sarsılmaz karşılıklı güvene dayanmaktadır.
Milletlerimiz, tarih boyunca sevinçte de hüzünde de birbirlerinin yanında durmuş, zor zamanlarda sergiledikleri dayanışmayla, dostluğunu ve kardeşliğin en güzel örneklerini ortaya koymuşlardır. Bizim için Pakistan, dost bir ülke olmanın ötesinde gönül coğrafyamızın ayrılmaz bir parçası, aynı ideal ve değerleri paylaştığımız sıratejik bir ortağımızdır. Bugün, bu güçlü kardeşlik, diplomasi, savunma, güvenlik, ekonomi, eğitim, teknoloji alanlarında her geçen gün daha da derinleşen çok boyutlu bir işbirliğine dönüşmüştür.
Askeri alandaki yakın işbirliğimiz, bu stratejik ortaklığın en en güçlü alanlarından da birisini oluşturmaktadır. Silahlı kuvvetlerimiz arasındaki müşterek eğitim faaliyetleri ve tatbikatlar, personel değişim programları ve karşılıklı tecrübe paylaşımı sayesinde ulaştığımız yüksek seviyeden bu çerçevede gittikçe artan dayanışmamızdan büyük bir memnuniyet duyuyoruz. Bu vesileyle geçtiğimiz hafta 30 Ağustos Zafer bayramımız, münasebetiyle özel bir resepsiyon düzenleme nezaketi göstererek bu anlamlı günümüze ortak olan Pakistan kara kuvvetlerine en derin şükranlarımızı mı sunuyor, bu husustaki katkılarından dolayı da özellikle Mareşale de teşekkürlerimi sunuyorum.
Türkiye ve Pakistan yalnızca kendi güvenlikleri için değil, bölgemizde ve tüm dünyada barışın, istikrarın ve uluslararası güvenliğin tesis edilmesi ve güçlendirilmesi için de önemli sorumluluklar üstlenmektedir. Bu anlayışın güncel ve somut örneklerinden biri de Pakistan’ın, bölgemizde Barış ve istikrarın korunmasına yönelik kapsamlı diplomatik girişimleridir.
Nitekim, Pakistan’ın İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanan savaşın sona erdirilmesi, ateşkesin sağlanması ve kalıcı, barışın tesis edilmesi amacıyla sergilediği yoğun gayretleri memnuniyetle müşahede ediyoruz. Pakistan’ın bu süreçte taraflar arasındaki görüşmelere ev sahipliği yapması, çatışmaların durdurulması için yoğun ve yapıcı tutumu ile ortaya koyduğu samimi diplomatik çabaları uluslararası toplum tarafından da takdirle karşılanmıştır.
Türkiye olarak böylesine kritik bir konuda öncü bir rol üstlenen stratejik ortağımız, Pakistan ile yakın istişare ve koordinasyon içinde hareket ediyoruz. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye, hassas küresel güvenlik ortamında dost ve kardeş ülkelerle geliştirdiği stratejik işbirlikleriyle uluslararası güvenlik ve istikrara katkılar sunmayı kararlılıkla sürdürmektedir. Bu anlayışla Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşmasını da 3 kardeş ülkenin köklü bağlarını ve karşılıklı güvenini stratejik bir zeminde daha da güçlendiren tarihi bir adım olarak görüyoruz.
Kolektif caydırıcılığı esas alan bu anlaşmanın ortak güvenliği takip etmesinin yanı sıra askeri konularda birlikte çalışabilirliliği ve savunma sanayi işbirliği daha da ileriye taşıyacağına ve bölgemizin Barış ve istikrarına önemli katkılar sağlayacağına da yürekten inanıyorum. Nitekim Mekke savunma ittifakı kapsamında kurulan stratejik siyasi ve savunma komitesi’nin ilk toplantısı, ülkemizin ev sahipliğinde bu hafta başında 3 ülkenin yetkili makamlarının katılımıyla icra edilmiş. Bu kapsamda, ittifakın kurumsal yapısı ile yürüteceği stratejik işbirliği esasları da görüşülmüştür. Birbirinden kritik geniş imkan ve kabiliyetlere sahip olan 3 kardeş ve dost ülkenin ortaya koyduğu bu güçlü iradenin, ülkelerimiz ve bölgemiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.
Bu duygu ve düşüncelerle, Pakistan’ın savunma ve şehitler gününü bir kez daha en içten dileklerimle kutluyor, dost ve kardeş Pakistan halkına sağlık, huzur ve refah diliyorum. Yaşasın Türkiye Pakistan kardeşliği iyi akşamlar”
Konuşmalardan sonra günün anısına hatıra fotoğrafı çekildi ve davetlilere Pakistan ve Türk mutfağından yiyecekler ikram edildi.
Size daha iyi hizmet sunabilmek amacıyla çerezleri kullanıyoruz. Çerezler Hakkında Aydınlatma Metni için tıklayınız. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz, Gizlilik ve Çerez Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Size daha iyi hizmet sunabilmek amacıyla çerezleri kullanıyoruz. Çerezler Hakkında Aydınlatma Metni için tıklayınız. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz, Gizlilik ve Çerez Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Gerekli cookie, sayfa gezinmesi ve web sitesinin güvenli alanlarına erişim gibi temel işlevleri etkinleştirerek bir web sitesi kullanıma yardımcı olur. Web sitesi bu cookie olmadan düzgün çalışamaz.
Tercih cookies, bir web sitesinin, tercih ettiğiniz diliniz veya bulunduğunuz bölgeniz gibi, web sitesinin davrandığını veya görünüşünü değiştiren bilgileri hatırlamasını sağlar.
İstatistik
İstatistik cookies, web sitesi sahiplerinin anonim olarak bilgi toplayıp bildirerek ziyaretçilerin web siteleriyle nasıl etkileşimde bulunduğunu anlamalarına yardımcı olabilir.
Pazarlama
Pazarlama cookies, ziyaretçileri web sitelerinde izlemek için kullanılır. Amaç, bireysel kullanıcıya ilgi çekici ve böylece yayıncılar ve üçüncü taraf reklamverenler için daha değerli olan reklamları görüntülemektir.
Sınıflandırılmamış
Sınıflandırılmamış cookies, bireysel kurabiye sağlayıcıları ile birlikte sınıflandırma sürecinde olduğumuz cookies.