Başkent Üniversitesi’nde Uluslararası Politikada Rusya Etkisi ve Türkiye-Rusya İlişkileri paneli yapıldı.
Mete AKYOL konferans salonundaki panele konuşmacı olarak Rusya Federasyonu’ndan Büyükelçi vekili, Maslahatgüzarı Alexei IVANOV, Müsteşar Aleksandr SOTNIÇENKO, Türkiye’den Eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina GÜREL, Başkent Üniversitesi Öğretim üyesi ve Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi Direktörü Prof. Dr. Hasan ÜNAL, Uluslararası İlişkiler Uzmanı Emekli Tümamiral Dr. Ali Deniz KUTLUK, Enerji Uzmanı Öğretim Görrevlisi Ahmet Necdet PAMİR katıldı.
Panelin moderatörlüğü de Başkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdürü Doç. Dr. Süleyman Sezgin MERCAN yaptı.
Panel, Süleyman Sezgin MERCAN’ın açılış konuşmasıyla başladı.
Mercan, konuşmasında şunları söyledi: “Sanayi, bölgesel iklim alanları ve ekonomik işbirlikleri çerçevesinde Rusya Federasyonu’nun dış politika stratejilerini değerlendirmeye çalışacağız. Türkiye-Rusya ilişkilerinin tarihsel arka planı ve güncel dinamikler de olacak. İki ülke arasındaki işbirliği ve rekabet alanları, Suriye sahası ve Kafkasya’dan gelerek NATO enerji işbirlikleri, kültürel etkileşimler gibi bağlamlar üzerinden de bir çıkarım yapmaya çalışacağız. Tabi ki süremiz, zamanımız el verdiği ölçüde. Sektörel değerlendirmeler, enerji, savunma, sanayi, tarım, turizm, lojistik sektörler de yine değinebileceğimiz hususlar olacaktır.”
Rusya Federasyonu’ndan Büyükelçi vekili, Maslahatgüzar Alexei IVANOV da konuşmasında şu ifadeleri kullandı: “Burada olmak keyifli bir deneyim ve burası sizin prestijli üniversiteniz. Aslında nüanslar üzerine bir konuşma hazırlamadım. Çünkü daha etkileşimli bir katılım sağlayacağım, ancak Rusya-Türk ilişkilerinin dünyayı nasıl etkilediğine dair kısa bir giriş yapmak istiyorum. Biliyorsunuz, sadece şunu vurgulamak istiyorum ki, bunu mevcut durumda bir normallik adası olarak görüyoruz. Ve Rusya ve Türkiye, iki deneyiimli ortak, liderleri bu iki ülkenin ulusal çıkarlarını çok iyi tanımlayan iki ülke olarak, birlikte yaşamayı ve işbirliği yapmayı öğrenmişlerdir. Ortak çıkarları paylaşmak ve bunu daha da ileriye taşımak için, elbette ki ortak bölgemiz, aramızdaki anlaşmazlıklara rağmen. Dünya ve Ukrayna’daki çatışma, en başından beri Türkiye arabuluculuk ve çaba gösterme konusunda çok aktif oldu. Türkiye, İstanbul’da yönetti. İlkbaharda gerçekleşen ve 22’sinde başarılı olan platformu ve görüşmelerin kendisi, ne yazık ki, barış çabaları bir sonuca yol açmadı. Yaz aylarında bir başka görüşme turuna bakıyoruz. Bu görüşme, büyük çapta bir esir değişimi, şehit askerlerin cenazelerinin değişimi ve diğer bazı insani yardımlar gibi çok önemli insani anlaşmalarla sonuçlandı.
Aynı zamanda, elbette Rusya-Ukrayna çatışmasına yaklaşım söz konusu olduğunda Avrupa’daki birkaç makul sesten biri olmaya devam ediliyor. Elbette anlaşmazlıklar da vardı. Rusya Federasyonu, Türkiye’nin Ukrayna tarafına sürpriz miktarlarda silah göndermeye devam etmesini şiddetle kınadı. Bu silahlar Rus sivilleri ve Rus askerlerini öldürmek için kullanılıyor. Dolayısıyla bu durum, takdir ettiğimiz Ukrayna’nın temel çabalarıyla gerçekten örtüşmüyor. Ayrıca Türkiye’nin Ukrayna’daki tutukluların cezalandırılması konusunu gündeme getirmeye devam etmesi ve Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’na ait olduğu görüşündeki durumunu artırması konusunda da bazı anlaşmazlıklarımız var. Evet, tamam. Evet, bir referandum isteyeceğiz. Ve burada bir bölge yok. Buradaki insanlar, Rusya Federasyonu’nun bir parçası olmak için referandum istediler ve bu anayasal bir gerçektir. Bu, Rus Anayasası’nda yer almaktadır.
Elbette bunun için yılın başka bir noktasında dikkatli davranıldığını biliyoruz, bu konuda sadece aynı fikirde olmadığımızı kabul ediyoruz. Aynı zamanda Ukrayna, Rusya ve Türkiye vakalarını bir kenara bırakalım. Ticaret ve ekonomik ilişkiler söz konusu olduğunda daha bağımlı hale geldik. Batı ülkelerinin, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve AB’nin uyguladığı yasadışı tek taraflı yaptırımları kınama konusunda aynı yaklaşımı paylaşıyoruz. Rusya’ya bu yaptırımları uygulamaya çalışılıyor ve bu yaptırımlar, Rusya ile iki ülke arasındaki ticaret ve ekonomik ilişkilerin normal gelişimini ve faydalı ticaret ve ekonomik çıktıyı engelliyor.
Yani Batı bunu yaparak sadece Rusya için değil, aynı zamanda şaka gibi bir gülümseme için de çarklara çubuk koyuyor, Çünkü tamam, Batı finans sisteminin bir parçası olarak bu yasadışı birlik ağı yaptırımlarından mustarip. Bu nedenle, bu açık. Yani bu bir sorun. Buna rağmen bu bir engel. Büyük ekonomik gelişmelerimiz. daha istikrarlı bir sıçrama yapmak; daha da önemlisi, bir araya geldiğimizde, benzer bir kültürü ve zihniyet kodunu paylaşıyoruz. Normal insani muhafazakar değerlere bağlı kalmalıyız. Biz, yeni liberal gündemi dikkate almalıyız. Bunu tamamlamak istiyorum. İki ülke, adalet ve egemenlik için ortak bir vizyona sahip. Ancak her zamanki gibi egemenlik, muhalefet etmeye hazır olmayan markalara geliyor. Ulusal çıkar, egemenliği savunmak, çok kutuplu savaşı savunmak anlamına gelir. Elbette. Bir zamanlar olanlardan artan bir baskı görecekler. Bunun olmasını istemiyoruz, ancak her şeyin siyah beyaz olmasını ve sömürge mirasını ve sömürge kredilerini terk etmeye hazır olmalarını istiyoruz. Bu yüzden tekrar ediyorum, iki ülke arasında sürdürdüğümüz normal, saygılı bir diyalog ve bunun üzerine yeni şeyler inşa etmeye hazırız. Çok iyi bir kültürel etkileşimimiz ve jeopolitik ilişkimiz var.
Özetlemek gerekirse, bence gelecekteki ilişkilerde turizm ön planda olacak. Ayrıca bu, iki liderin birbirine güvenmesi ve saygı duyması gerçeğine de dayanıyor, Çünkü iki başkan (Erdoğan-Putin) arasındaki bağlam da ilişkilerimizin çok sağlam bir temelini oluşturuyor.
Eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina GÜREL’in konuşması da şöyle:”Tarihsel geçmişinden konuya bakmak istiyorum.
Bugünle de benzerlikler kurmak istiyorum. Rusya ve Türkiye birbirlerinin kaderlerinde çok önemli bir rol oynamışlardır ve ortak bir kaderi paylaştıkları dönemlerde sıklıkla ortaya çıktı. 1877 Osmanlı-Rus savaşı’nın sonunda, Osmanlı Devleti’nin yenilgisi İngiltere’yi o güne kadar sürdürdüğü Osmanlı toprak bütünlüğünü Hint yolunu sağlama bağlamak için koruma politikasından vazgeçilmiş bu Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemini başlatmıştır.
Büyük ölçüde ve bunun ardından, da Osmanlı Devleti de bunun neredeyse simetriği olarak 1915’te Çanakkale’yi geçilmez kılıp, Rus çarlığının sonunu hızlandırmıştır. 2 savaş arası dönemde, ortak bir kaderi paylaştıklarını görüyoruz, çünkü ikisi de uluslararası sistemin dışına itilen ülkeler olmuştur. Ne Sovyetler Birliği ne de Türkiye uzun süre Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmedikleri gibi Batılı ülkeler eşit ilişkiler kurmakta çok çekingen ya da kararsız davranmışlardır.
Hem Sovyetler Birliği’ne hem de Türkiye’ye bakıyoruz. Mesela Amerika Birleşik Devletleri’nin Sovyetler Birliği ile ilişkili kurması, ancak 1929 30 ekonomik buhranından sonra yani onların TÜSİAD’ı diyebileceğimiz kuruluşun artık başka pazar kalmadı, bizim onlarlarla da ilişki kurmamız gerekiyor diye dışişleri bakanlığına bildirmeleri sonra olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’ne Türkiye ile ilişki kurması da ancak 1900 otuzların ikinci yarısında gerçekleşmiştir.
İngiltere gibi ülkeler de uzun süre Türkiye’ye başkentini tanımayarak başkentine büyükelçilik açmamışlardır ve bununla uzun süre eşit bir ülke olarak tanımadıklarnıı belirtmek istemişlerdi. Dolayısıyla ben benzer kaderleri paylaştığımızı söyleyebiliriz, o dönemde de Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde önemli temel taşlardan bir tanesi Montrö, hala hem ilişkilerin hem de Karadeniz’e ilişkin düzenlemelerin temel taşı olmayı sürdürmektedir.
Lozan’dan sonra belki biraz daha az önem verdik ama mutlaka önem vermemiz gereken bir uluslararası düzenlemedir. Soğuk savar döneminin hikayesi farklıdır. Tabi ki farklıdır ama soğuk savaşın ikinci dönemi yani Küba bunalımından sonra bir yumuşama dönemine geçildiği sırada Türkiye ve Rusya’nın aralarında ideolojik farklılıkları bir yana bırakarak özellikle iktisadi alanda ciddi iş birliği yaptıklarını görebiliyoruz. Özellikle bin doküz yüz altmışların ikinci, bin dokuz yüz yetmişlerin başına kadar Türkiye’de temel birtakım endüstri yatırımları, Sovyet teknolojisi ve kredisiyle gerçekleştirilmiştir. Bunu da unutmamak gerekiyor.
Bunun ötesinde, yine uluslararası sistemde yenilikler ortaya çıktıkça Türk-Rus ilişkilerinde de birtakım temel taşlar oluşmaya devam edecektir. Mesela, soğuk savaşın en koyu olduğu günlerde bile Türkiye ile Rusya arasında Karadeniz’deki deniz alanlarının sınırlarını çizilmesi mümkün olabilmiştir. 1978’de Ecevit’in, Moskova ziyaretinin ertesinde bu kararlaştırılacaktır. Karadeniz’deki deniz alanlarının sınırları dolayısıyla böyle zamanlarda bile Türkiye ile Rusya arasında iyi ilişkiler kurulabildiği ve uzun dönemli iş birliği, temel taşları oluşturabildiği görülmektedir. Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler uzun süre tabii ki Rusya yeni bir toplumsal ve ekonomik düzene kendisini uydurarak, ama bunu çok çabuk başarmıştır, çünkü yetişmiş insan gücü vardır.
Rusya’nın yetişmiş insan gücünün yanı sıra tabii ki bir petrol zenginliğinin de bu kendini toparlamakta rolü olmuştur. Son döneme baktığımızda Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri sekteye uğratan Türkiye’nin yanlış Suriye politikaları olmuştur ve Davutoğlu’ndan maalesef bir değişik derinlik değil, stratejik bir çukur kalmıştır. Türkiye için çukurdan çıkmak pek kolay olmamıştır.
Soçi. düzenlemeleriyle beraber Soçi ile başlayan bir işbirliği yoluyla beraber Türkiye doğru adımlar atıyor gibi görülmüştür. Çünkü Suriye ve bölgede atılabilecek doğru adımlar, Türkiye için yalnız ve yalnız bölge devletleri ve Rusya ile işbirliğiyle sağlanabilecektir.
Son dönemde Türkiye yine de her şeye rağmen Rusya’nın batıya açılan tek penceresi olmuştur. Bu arada şöyle bir parantez açayım, Ukrayna olaylarıyla beraber Ukrayna’ya Rusya’nın müdahalesi ile beraber ve tabii onun ardından İsrail’in yürüttüğü soykırımla birlikte aslında Batı dünyası yalnız ayağına değil, neredeyse kafasına da kurşun sıkmıştır.
Aslında temel değerleri ayaklar altına alan bir Batı olmuştur ve bu son dönemde artık bu ikinci Dünya Savaşı arasındaki geçiş dönemine benzer bir dönemin neredeyse sonuna geldiğimiz bu dönemde artık Türk-Rus ilişkileri elinde yaratıcılıklar, iki tarafı da ilgilendiren ve iki tarafın da yararına olan yeni temel adımlar atılmasını beklemekte hazırlıklı olmalıyız Dolayısıyla ben Türk -Rus ilişkilerinin Yine bu kritik dönemde iki devletin yararına olabilecek şekilde geliştirilmesi gerektiği düşünüyorum.
Bu arada, tabii karşılıklı güven kazanmak gerekiyor. Rusya’nın 2016’da Türkiye’de düzenlenen darbe girişiminin karşısındaki tavrı ve Türkiye’yi bilgilendirme girişimi. kim önce söyledi? Ruslar mı önce söyledi? bilmiyorum ama herhalde Rusların daha önce haberi olmuştu ve bu tavır sanırım Rusların güven kazanmak için geliştirdiği bir tavır oldu. Bunu unutmamak gerekiyor ve Türkiye’nin de artık bir Ulus Devleti yönettiğini yine fark eden yöneticilere kavuşması gerekiyor. Eğer bu olursa, o zaman Türk-Rus ilişkilerinde yine yaratıcı ve kalıcı iyi adımlar, yaklaşımlar bekleyebiliriz.
Emekli Tümamiral Ali Deniz KUTLUK da konuşmasında şu değerlendirmelerde bulundu: “Bilgi dağarcığınızı genişletmek üzere buradayız.
Ve neredeyiz? nereye gidiyoruz? Ne olabilir? sorualarıyla sizleri düşündürmeye çalışacağım. Çok kısa bir geçmişten bugüne gelirsek. Eğer Rusya’nın var oluş nedeni olarak gördüğü güvenliğine aykırı gelişmeler üzerine 4 aylık yoğun diplomatik gelişmeler sonrasında Şubat 2022’de Ukrayna’ya karşı başlattığı özel askeri harekat, kimileri savaş diyor ama değil.
Özel askeri harekatta 4 yıl geride kaldı. Kaynaklara göre, halen Yaklaşık 600 bin kilometrekare, Ukrayna toprağının Son 4 yılda, 75 bin kilometrekarelik endüstrileşmiş bölgesi Rusya’nın kontrolüne geçti. Bu, 2014’teki İşgallerle birlikte düşünüldüğünde Ukrayna toprağının toplam yüzde yirmisine tekabül ediyor. Rus Harekatı yavaş da olsa gelişiyor. Bunun farklı yorumları var ki sorularınız olursa cevaplamak üzere bırakıyorum. Uygulanmayan, Birleşmiş Milletler güvenlik konseyi onaylı MİNSK 2 anlaşması uyarınca, bu Donbas Cumhuriyetlerine Otonomi verilecekti ve verilmedi işler tırmandı, fakat bugün bu iki Oblas’tan Rusya. Donbası tamamen ele geçirirse strtejik iştahı burada sınırlı kalmayabilir görünüyor? Ve Kremlin yeni Rusya Novarosya vizyonu kapsamında aşağıdaki bölgelerde eline geçebilir, sanılıyor.
Örneğin, Zaporejiya, Herson bölgesi Kırım’a karadan tam güvenlik sağladıkları için zaten büyük kısmı şu an Rusya’nın kontrolünde şehir merkezleri denetimi söz konusu olacak gelecekte.
Harkiv, Rusya için bir tampon bölge oluşturmak için kuzeyden baskı kurmak stratejik hadefiyle buraya doğru ilerleniyor ve Rusya 2026 başı itibariyle sınır hattında saldırılarını yoğunlaştırdı. Odessa ve Nikolayeva Ukrayna’yı tamamen denizden koparmak ve Moldova’daki transdinyester’e bağlanmak amacıyla bir Rus stratejk hedefi yapılacak görülüyor. Fakat bu zor bir hedef. Çünkü denizde mutlak kontrol oluşmadığı için bu tecrit yapılabilse bile maliyetli olabilir.
Savaşın can kayıpları milyonlar seviyesinde yüksek ve açık kaynaklar çelişkili güvenilir değil. Dezenformasyon kuşkusu, çok yüksek Ukrayna’nın yüksek kayıpları yanı sıra ülkeden ayrılan milyonlarca vatandaşı olduğu da biliniyor.
Amerikan başkanı Trump’ın bir günde bitiririm dediği savaş, göreve gelmesinden sonraki girişimlerine rağmen. O yandan bu yana 13 aydır sürüyor. 2025 Ağustos ayında Alaska zirvesinde Donald Trump ve Vladimir Putin ilk defa yüz yüze görüşmüşler idi. O zamandan bu zamana geçen aşağı yukarı 5 aydır dönemde kat edilen mesafe için şu söyleniyor, diplomatik bir maraton koşuluyor ama henüz bitiş çizgisi görünmüyor deniyor.
Aralık 2025’te Miami’de.Trump özel temsilcisi Witkoff ve damadı Jared Kushner, Rus mevkidaşlarıyla bir araya gelerek ticari ve ekonomik teşvikler üzerinde bir BARIŞ PLANI taslağı değişiminde bulundular. Trump adını da taşıyan 20 maddelik bir BARIŞ PLANI defalarca değişime uğradı ama netleşemedi. Ocak 2026’da Abu Dabi’de Rusya, Ukrayna ve Amerikan heyetleri arasında üçlü müzakereler yapıldı. Burada ilk kez sahadaki askerlerin geri çekilme mesafeleri konuşulmaya başladı. Geçen hafta 17-18 Şubat Cenevre’de yapılan son görüşmede, güvenlik parametreleri ve esir takası konularında ilerleme sağlandığı açıklandı. Ancak toprak paylaşımı gibi ana meselelerde somut bir belge henüz ortada yok. Amerika’nın Haziran için koyduğu bir hedef var. Yönetim, barışın sağlanması için Haziran 2026 tarihine son mühlet-deadline olarak belirlemiş durumda.
Trump yönetimi, bu tarihe kadarı bir ateşkes veye kalıcı bir anlaşma sağlayabilmeyi hedefliyor ve bunun için çeşitli kaldıraçları kullanıyor. Oysa temel konular hep sürüncemede bulunuyor. Toprak tavizi örneğin. Amerikan heyetinin barış karşılığında Ukrayna’dan işgal altındaki bazı toprakları yani Donbas’ın bir kısmı üzerinde işgal edilmemiş bbölgelerin de terkedilmesini Ukrayna tarafının kabul etmesini istediği biliniyor. Zelenski ise bunu ancak bir hayat halk oylaması ile yapabileceğini belirtiyor. Tabii ki Zelenski’nin kendi kişisel güvenlik zorlukları da olacaktır. Böyle bir şey yaptığı takdirde.
NATO’nun dışlanması ve güvenlik başlıkları altında bir başka konu var. Rusya, Ukrayna’nın tarafsızlığını ve asta NATO üyesi olmamasını şart koşuyor. Buna karşılık 20 yıl sonra NATO üyesi olabilir tarzı?
O zamana kadar NATO ayakta kalırsa, koca bir soru işareti. Avrupa Birliği bünyesinde yapılanmış bir istekliler, koalisyonunca bir tezat olarak Ukrayna’ya NATO’nun beşinci maddesine benzer ikili güvenlik garantileri verilmesi yolunda yoğun tartışmalar yer alıyor. NATO içinde böyle bir tartışma bulunmuyor.
Bu kapsamda, Amerika’yı izleyen Batı kampının Biden yönetimi döneminde farklı ve güç kullanıcı bir düşmanlık politikası söylemleriyle Rusya’ya karşı galip gelmeyi bir hedef olarak geliştirdiğini ve sonuçta, NATO’nun, Rusya’yı tehdit olarak ilan ettiğini, Ukrayna kayıplarında bunun bedeli olarak gördüklerini ancak bundan sonra sonuç alamadıklarını ifade edebiliriz. 2’inci Trump yönetiminin 13 ay önce başlamasıyla birlikte bu döngü 180 derece değişti.
Bunun sonucunda Amerika-Avrupa Birliği ayrışmasının da bir nedeni oldu. Avrupa Birliği bu manevrayı yapamadı.. Batı politikasının içindeki bu ayrım, İttifak içinde de bölünmelere, sarsıntılara yol açmış. Ve Avrupa’da yeni bir savunma kimliği oluşumuna temellerini atmış görünmektedir. Öte yandan savaş 8 aydır tabiri caizse, bir beyin cerrahisi hassasiyeti ile süre gelmektedir.
Ayrıntılardan kaçınırsak, bu genel çerçeve dahilinde Türkiye’nin bu savaşa ve taraflara yönelik politikalarından da bahsetmek gerekir ve şunlar ifade edilebilir. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler, klasik bir müttefiklik veya düşmanlık tanımına sığmayan literatürde rekabetçi bir iş birliği-competitive collaboration denebilecek çok katmanlı bir yapıya sahip olarak görülmektedir. 2026 yılı itibariyle 2 ülkenin çıkarları enerji, güvenlik ekonomik ekseninde birbirine hem muhtaç hem de yerine göre birbirine kısıtlar vaziyette görünmektedir.
Bölgesel Güvenlik Başlığı altında konuya bakacak olursak; Tarihte birçok kez karşı karşıya gelmiş olan Türkiye ve Rusya, Karadeniz güvenliği alanında temel işbirliği anlayışına 1936 yılından bu yana sahip bulunmaktadır. Bu bağlamda, birbirlerinin kırmızı çizgilerine de basmamayı da ilke edindiler. Karadeniz’de Türkiye’nin çıkarı, Karadeniz’in bir batının macera arama serüvenind konu edilmesinin önlenmesindedir.
Türkiye bu konudaki dersini 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na Karadeniz’de Alman emrivakileriyle sürüklenerek yeterince güçlü bir şekilde öğrenmiştir. Bunun tekrarlanmasına izin vermeyecektir. Bu politikamız Rusya’nın MONTREUX’nün delinmemesi yolundaki çıkarıyla uyumludur.
Bir Birleşmiş Milletler prensibiyle ilgili olarak Ukrayna ile ilgili Türkiye, Ukrayna toprak bütünlüğünü desteklemektedir. Her ne kadar Amerika’nın, Grönland ve Kanada üzerindeki toprak istekleri ve İran’a karşı nedensiz askeri güç kullanma arifesinde oluşu, Birleşmiş Milletler Anayasası’nda yer verdiği prensipleri zedelemekteyse de: Türkiye, bu anayasaya saygı duyan grup içerisinde saygı duyan grup içerisinde yer almaktadır. Ukrayna ve Türkiye arasındaki kritik endüstriyel tarım. ve ticaret ilişkileri gelişmiştir, sosyal ilişkiler de gelişmiştir. SİHA silahlı insansız araç desteği Ukrayna adına korvet inşa edilmek oluşu işlerine, bu yüzden savunma desteği kapsamında devam edilebilmektedir, ancak bu gemiler bitmesine rağmen Ukrayna’ya gönderilmediler.
NATO’nun, Karadeniz’de kalıcı olarak yerleşmemesini öteden beri izlemek olduğumuz politikamız arasında sayabiliriz. Burada Türkiye’nin MONTREUX titizliiği her tarafında farklı nedenlerle işine gelmektedir. Türkiye, şavaşanların, Ukrayna topraklarındaki savaş harekatı alanını, tüm Karadeniz’e veya NATO topraklarına yaymasından endişe duymakta ve NATO içinde itidal tavsiye edici bir konumda bulunmayı benimsemektedir. TAHIL KORİDORU KRİZİ ve esir takasları üzerinden Türkiye’nin vazgeçilmez arabulucu-INDıSPANSABLE MEDIATOR KONUMUNU muhafaza etmek için büyük çaba gösterdiğini izliyoruz.
Öte yandan, Batı ittifakı içinde Rusya ile diyalog içindeki tek ülke de Türkiye’dir. Her ne kadar Suriye ve Libya’da, Rusya ve Türkiye farklı politikalar izlemiş olsalar da bu karşılaşılan farklı politikaların yarattığı sıcak noktaları diplomatik pazarlıklarla aşmaya muvaffak olmuşlardır..Enerji ve ekonomi konusunda Türkiye ve Rusya zorunlu ortaklık konumuda bulunuyor. Enerji, Rusya ve Türkiye arasındaki en güçlü yumuşak, güç unsuru ve kopması en zor bağdır. Örneğin, Doğalgaz Merkezi olma projesi; Rusya, Avrupa’ya gaz satabilmek için Türkiye’yi bir Dağıtım Merkezi olarak kullanmak istiyor.
Türkiye ise bu sayede hem kendi enerji arzını garantiye almak istiyor hem de bölgesel bir fiyat belirleyici olmayı bekliyor.
AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ ve STRATEJİSİ: Türkiye, enerji sepetini çeşitlendirmek gibi bir arzu içinde ve Rusya’nın nükleer teknolojiyi ihraç etmesi de burada bu arzuyla birleşiyor. 2026 İtibariyle AKKUYU tam kapasitenin ilk aşamasına geçiyor ve 2 ülkeyi 60 ila 80 yıllık bir iş birliğiyle teknolojik olarak bağlıyor.
Türkiye ve Rusya ticari bir pragmatizm içindedirler. Batı yaptırımları altındaki bir Rusya için Türkiye bir nefes borusu, dış dünyayı açılan bir ticaret kapısı lojistik merkezidir. Özel olarak ise Rusya dahilinde yürüttüğü inşaat projeleri büyük ölçüde Türk müteahhitlerin iş alanı durumundadır.
Türkiye’nin yaş, meyve ve sebze ihracatın ana durağı ise Rusya topraklarıdır. Bir de jeopolitik özerklik konusu var. Rusya ve Türkiye kendi bölgelerinde oyun kurucu olma peşindeler ve bu noktada, Batı ve özellikle Amerika ile olan ilişkilerini dengelemek için birbirlerini birer koz olarak kullanmaktadırlar. Türkiye için Rusya, Batı’dan F16 ve F35 süreçlerindeki yaptırımlar ve benzeri baskılara karşı stratejik bir alternatif ve pazarlık payı artırıcı bir unsurdur. Kuzey için Türkiye, tarihi ilişkileri ve ortak çıkarları kapsamında NATO’nun içindeki tarafsız gözlemci ve Batı bloğunda emri vakileri, bloklar arası çatışmayı engelleyen stratejik bir ortaktır. Sonuç olarak Türkiye-Rusya ilişkileri şu an içinde bulunduğu denge üzerinde devam edecek görülmektedir.
NATO ittifakı çözülürse, elbette Türkiye, diğer jeopolitik dengelerin oluşmasında alacağı. rollere göre, durumunu yeniden değerlendirecektir.
Başkent Üniversitesi Öğretim üyesi ve Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hasan ÜNAL da konuşmasında şunları söyledi:
“Sayın Rusya Büyükelçisi, Mısır Büyükelçisi ve diplomatik misyon temsilcileri, Başkent Üniversitesinin değerli öğretim üyeleri ve öğrenciler, çok kutuplu bir dünya ortamında Türkiye-Rusya ilişkileri üzerine düzenlediğimiz etkinliğimize veya gün boyu sürecek atölye çalışmamıza hoş geldiniz.
Öğrencilerimizden gerçekten çok etkilendim ve paneldeki katılımları ve muhtemelen öğleden sonraki gün boyu sürecek atölye çalışmamızda da uluslararası politikayı anlama konusunda gösterdikleri gayret gerçekten etkileyici.
Şimdi, aynı konuları tekrar tekrar ele almak istemediğim için vurgulamak istediğim birkaç noktaya değinmek istiyorum.
Ve Rusya’nın Ukrayna’da özel bir askeri operasyon başlatmasıyla ilgili çok dikkat çekici bir şey vardı. Ve özellikle Batı basınında inanılmaz bir şaşkınlık vardı. Bir yandan Türkiye’nin bankacılık politikasını alaya alıyor, “Bu nasıl bir tavır?” diyorlardı.
Ancak aynı zamanda satır aralarında, bunun NATO üyesi, uzun süredir NATO üyesi ve güvenilir bir ülke tarafından formüle edilmiş, en sağduyulu politika olduğunu kabul ediyorlardı. Çünkü Hollanda’nın dış politikası temelde Rusya ile muazzam ilişkilerimiz olduğu, bir savaş için feda edemeyeceğimiz, onaylamadığımız bir şey olduğu varsayımına dayanıyordu. Kaçınılması da mümkün değildi.
Ancak Batılı liderlerin çocukça tavrı nedeniyle, gerçekten de Batı dünyasında bu günlerde liderlik eksikliği sorunu var. Bu yüzden, tavırları ve tüm mesele nedeniyle, temelde savaşa izin verelim ve biz NATO üyesi olsak bile bunun bir parçası olmamalıyız, diyorlar. Ve aynı zamanda, Türkiye ve Rusya ile mümkün olan en iyi imajı geliştirmeye çalışıyordu.
Bu, sorunlara rağmen, biliyorsunuz, iniş çıkışlar var, çünkü mevcut hükümetle biraz uğraşırsak, özellikle Orta Doğu’da bir ülkeye karşı istikrarlı bir dış politika izleyemezsiniz, her zaman bu iniş çıkışlar olur. Bazen ideolojik iniş çıkışlar, bazen de sadece bir sanat eseri yüzünden, hiçbirimiz anlamayız ama bu iniş çıkışlar olur, mesela 2015’te Rus uçağını düşürdüler, ki bu tamamen savaş dışı bir olaydı.
Ancak aynı zamanda satır aralarında, bunun NATO üyesi bir ülke, hatta uzun süredir NATO üyesi ve güvenilir bir ülke tarafından formüle edilmiş, en sağduyulu politika varsayımı olduğunu kabul ediyorlar. Çünkü Hollanda dış politikası temelde Rusya ile muazzam ilişkilerimiz olduğu, bir savaş için feda edemeyeceğimiz, ki bunu da mutlaka onaylamadığımız bir şey olarak kabul ediliyordu. Bu da kaçınılmazdı.
Ama bu yapıldı ve sonra aynı çift, ilişkileri tekrar işler hale getirmeyi başardı. Bu yüzden ilişkilerimizdeki iniş çıkışlara rağmen, Rusya ile muazzam miktarda ekonomik ilişki, ticaret, yenilenme kültürünün geliştirilmesi ve Türklerin Ruslarla çok iyi anlaştığı sosyal ilişkiler içeren işleyen bir ilişkimiz var. Türkiye’nin NATO’ya girmesinden bu yana Batı güçleriyle müttefik olduk. Ama Rus halkı ile Türk halkı arasında var olan dostluğun en ufak bir kırılmasını bile görmüyorsunuz. Türkiye’nin Batı dünyasıyla sosyalleşmesinde bir güç rolü var.
Ve hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Burada Changle gibi uzmanlar var, bize bu konuda daha fazla bilgi verebilirler. Bu yüzden bu özel soruya susuyorum çünkü eminim şimdi daha da genişletecek.
Eski Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile olan iyi ilişkilerinden muazzam ölçüde faydalandığını belirtti. Bugün ülkemizde Türk ağır sanayisi varsa, bu 1930’lardaki Sovyetler Birliği ile yakın işbirliği sayesindedir. Ve 1964’ten itibaren, neredeyse yirmi yıl boyunca, Türkiye sanayi temellerini kurdu.
Ve şimdi, mesele şuydu: Ukrayna’daki dünya sorunu yüzünden Rusya ile ilişkilerimizi feda edemeyiz, bu önlenebilirdi. Ama aynı zamanda Türkiye, Ukrayna’ya da oldukça dostane bir tavır sergiledi. Özellikle, program ortağım Utnel ile birçok konuda görüştük, bu yüzden şiddetle tavsiye ediyorum ve diğer tavsiyem de şu olacak: Türkiye, özellikle sanayi, tarım ve turizm gibi birçok alanda Ukrayna ile iyi ilişkiler geliştiriyordu.
Bu nedenle Türkiye, bu ilişkileri de kaybetmek istemedi. Yani yapmanız gereken şey, Batı dünyasının anlamsız yaptırımlarına katılmamak. Tekrar söylüyorum, Rusya’da, ki onlar da ucuza kaçıyorlar ve siz de diyorsunuz ki, biliyorsunuz, varsayımsal bir endüstri söz konusu.
Tek taraflı yaptırımlar ABD ile ilişkilendiriliyor. Çünkü bir ülkeye veya bir grup ülkeye uyguladıkları varsayımsal yaptırımlar kesinlikle aşırıya kaçtı. Şimdi Avrupalıların, özellikle de Rusya’nın ve onların içler acısı ekonomik durumlarının nasıl olduğunu, kimin kime yaptırım uyguladığını düşünün. Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı mücadele. Bu tamamen anlamsız ve Türk hükümetinin, bir devleti, temelde tüm bu yaptırımlara katılmamaya ikna etme politikası oldukça iyiydi. Yani soru şuydu: Bununla nasıl başa çıkarsınız?
Biliyorsunuz, gerçekten güvenilir bir NATO üyesi olarak, NATO’nun karar alma süreçlerinde oldukça büyük bir söz hakkına sahip olursunuz. Gerçekten de, Rusya’nın Ukrayna’da özel askeri operasyonuna başladığı zaman, söylemeden geçemeyeceğim bir şey var.
Türkiye’yi NATO’dan çıkarmakla ilgili konuşmalar, özellikle Avrupa’da, Batı ortamında yankı buluyor mu? Rusya’ya karşı savaşı bir gece kulübüne gidip gece boyunca dans etmek gibi düşünen insanlar var, sonra da NATO’nun askeri bir ittifak olduğunu, gidilecek bir kulüp olmadığını fark ediyorlar.
Akşam yemeğinden sonra bir gece kulübüne gittiniz. Oradaki insanlarla sosyalleşmek için gittiğiniz yeri biliyorsunuz. Yani bu bir askeri ittifak, dolayısıyla askeri bir ittifaksa, orada seri olarak güç gösterisi yapacak kaslı insanlara ihtiyacınız var ve sonra birdenbire orada dolaştıklarını fark ediyorlar. Ve sonra Türkiye’nin oldukça özerk davrandığını fark ettiklerinde, O’nun tavrına şaşkınlık ve hayret ifade ettiler, Bu yüzden o yıllarda bir dizi soru alırdım, bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Son zamanlarda NATO üyesi olarak, iyi arkadaşım Rich Sanchez tarafından Russia Today’e röportaj verdim. Dengeli tavrı nedeniyle ABD’de lobi faaliyetlerinde yer aldı.
Ekran ipoteği nedeniyle ve bugün Rusya için yıllardır çalışan biri nedeniyle. Ve TV de geçen hafta röportajda bana soru sormamı istedi. Bunun belgesine sahibim.
Doğanız gereği çok yönlüsünüz, tamam. Yani Rusya ile mümkün olan en iyi ilişkileri kurarken aynı zamanda iletişim zihninizi de açık tutarak, her zaman kontrol etmeye ve incelemeye açık kalarak orada işleri kendi yönteminizle halledebilirsiniz.
Ancak, bir lider olabilir, ama İran ile, özellikle de başkanınızla iyi ilişkileriniz var. Şanghay Grubu örgütlerine, oldukça zincirleme toplantılara gidiyor. Bundan bahsettiniz mi?
Yunanistan’dayken özür dilerim, ama çok kültürlülük diye bir şey var ve bu çok kültürlülük, bence bu sefer Türkiye’nin köken ilişkilerini şekillendiriyor ve bence burada hangi hükümet iktidarda olursa olsun Türkiye’nin ilişkilerini şekillendirmeye devam edecek. Peki bu çok kültürlülük nedir? Dünya düzeni her zaman çok kutuplu olmuştur. Dolayısıyla çok kutupluluk kuralın bir istisnası değil, uluslararası ilişkilerin normudur.
Şimdi, çok kutupluluktan bahseden Amerikalılar, bunun nasıl bir kural olacağını, uluslararası ilişkilerde nasıl bir düzen olacağını soruyorlar. “Her şey tek kutuplu olacakmış gibi bir şey mi?” diyorlar.
Bu tamamen boş bir suçlama gibi. Çünkü uzmanları çok kutupluluğun her zaman norm olduğunu çok iyi biliyorlar. Uluslararası ilişkilerde dünyanın son 500 yıllık siyasi tarihine bakın.
Her şey, biliyorsunuz, her zaman çok kutupluluk temelinde işliyordu. Belki biraz veya oldukça daha güçlü bir ülke var, diğerlerinden daha güçlü, ama diğer ülkeler bir araya gelip o ülkeyi bir şekilde kontrol altına alabiliyorlar. Yani 1500’lerden İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar dünya düzeni her zaman çok kutupluydu ve bunun nasıl ortaya çıktığını anlamak oldukça zor. x İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya iki kutuplu bir hale geldi. Bu da ideolojik yeniden yapılanmadan kaynaklanıyordu. Bu durum, ilk kez dünya genelindeki ideolojik bölünmelerden kaynaklandı.
Sovyetler Birliği’nin liderliğinde Komünist ülkeler bir araya gelerek savaş yolunu açtılar ve diğer ülkeler de ABD ve Avrupa ülkelerinden oluşan küçük bir gruba karşı savaşan arkaik ülkelerle dostane ilişkiler kurmaya çalıştılar. Türkiye, Yunanistan ve benzeri ülkeler de vardı. Ayrıca, dünyanın dört bir yanından birçok ülke, Varşova Paktı ülkelerinden ziyade NATO ülkeleriyle daha dostane ilişkiler kurmaya çalıştı veya temelde ilk kez ortaya çıkan dünyadaki ideolojik bölünmeyi kendi çıkarları için kullanmaya çalıştı.
Bu oldukça anlaşılabilir bir durumdu ve tek kutuplu dünya düzeninin değişmesine neden oldu. ABD’nin bunu kendi bencil çıkarları için kullanmaya çalışması ise dünya siyasi tarihinde tamamen tuhaf ve eşi benzeri görülmemiş bir şeydi. Dünya asla tek kutuplu bir dünya olmadı. Amerika Birleşik Devletleri temelde dünyanın geri kalanına kendi iradesini dayatmaya çalıştı; tüm uzmanlara göre, Dünya Kapısı adı verilen birim bunun işe yaramayacağı açıktı.
Çünkü evet, biliyorsunuz, dünyanın tüm ülkelerinin her zaman, her yerde ABD baskısına boyun eğmesini beklemek tamamen gerçekçi olmayan bir şey. Bu yüzden 2007’de Münih Güvenlik Konferansında ayağa kalkıp, “Çokluğa ihtiyacımız var. Gerçekten de, çokluğa ihtiyacımız var, dünya düzeni sona erdi ve böyle devam edemez” dedi.
Ve sonra başka zorluklarımız da var, bu yüzden tek kutuplu dünya. Şimdi günümüzün çok kutupluluğu ilginç ve açıkçası ilginç olmak zorunda çünkü dünyada ilk kez geçmiştekinden çok daha fazla devlet var.
Şimdi bir süper güçler ligimiz olacak. Eğer ABD gibi ülkelerin bir alt güç olarak kalacağı, ancak denetimsiz kalmayacağı, güçlü meydan okumalarla zaten kontrol altında tutulduğu yaklaşan bir dünya düzenini seviyorsanız, bu durum daha da iyi olacaktır.
Ve böylece, ABD bir süre daha süper güç olmaya devam edecek. Ancak ABD kendini önemli ölçüde reforme etmezse, ABD nereye gidecek?
Nereye gideceği tamamen bir tahmin meselesi. Tahmininiz benimki kadar geçerli. Çünkü ABD’nin günümüzdeki yönetim şekli, özellikle şirketler aracılığıyla, insanların ne düşündüğüne, ne söylediğine ve ne yaptığına pek önem vermeden, hem dışarıdan hem de zamanla ABD için birçok sorun yaratacaktır. Şimdi, yine de Amerika Birleşik Devletleri bir süre daha süper güç olmaya devam edecek, belki de ligin zirvesinde yer alacak, ancak daha sonra Çin gibi devasa zorluklarla karşılaşacaksınız ve Çin’in süper güç konumu ilk kez dünya düzenini birçok yönden değiştirecek. 500 yıl boyunca çok yönlülük yaşadık, ancak bu çok yönlülük temelde hep bir döngü içindeydi.
Ve Batı ülkeleri… Tamam, Portekiz ve İspanya gibi İber güçlerinden başlayarak, uluslararası sisteme giren modern ve çok güçlü bir Fransa geliyor, ardından 19’uncu yüzyılda çok güçlü bir şekilde ortaya çıkan ve giderek güçlenen İngiltere geliyor. Ve özellikle 1870’te Avrupa kıtasında birleşen çok güçlü bir Almanya ile birlikte. Ve sonra, isterseniz, bir Büyük Güç rekabeti var ve sisteme daha geç bir aşamada giren Japonya hariç eski güçler var. Batı’daki tüm Avrupalılar için ilk kez Çin’in büyüklüğü her şeyi değiştirdi.
Üzgünüm, yaklaşan çok kutuplulukta büyük güç ve şimdi de süper güç rekabeti artık Batı güçlerinin kendi aralarında oynayacağı bir oyun olmayacak. Bu da sona erdi.
Şimdi Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya gibi mevcut süper güçlere, potansiyel süper güçlere, iş birliğini sürdürebilirse ve ekonomik büyümesini devam ettirebilirse.
Hindistan’a bakalım. Tüm bunlar çok çaba ve zaman gerektirecek ve özellikle Hindistan’ın dış ilişkilerini nasıl yöneteceği henüz belli değil, ancak yaklaşan çok kutuplu dünya düzeninde bir süper güç olma potansiyeline sahip. Brezilya’nın da çok kutuplu dünyada bir süper güç olma potansiyeli zaten var.
Üzücü ama belki de daha da önemli olan, onlarca orta güç olacağı gerçeğidir. Bunlara bölgesel güçler diyebilirsiniz.
Güç, bunlardan biri ve birden fazla bölgede güç gösterme potansiyeline sahip. Bu son derece önemli ve 10 ülke gibi bir hayır kurumu, Rusya gibi komşu bir süper güçle iş birliği yapacak ve ortaklık kuracak. Dolayısıyla bu durum devam edecek.
Bu kaçınılmaz ve orta güçler veya bölgesel güçler açısından da öyle. Bahsettiğim gibi, onlarca ülke var; İran, Pakistan ve diğerleri gibi. Avrupa’da ise İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, hatta Hollanda ve diğerleri var.
Afrika’da, güç gösterme potansiyeline ve ekonomik olarak çok güçlü bölgesel güçlere dönüşme potansiyeline sahip Güney Afrika gibi ülkeler var. Yani, tarihte hiç bu kadar çok orta güç olmamıştı. Ve bu orta güçler, hangi birm tarafından destekleneceklerine bağlı olarak, güç dengesini şu ya da bu şekilde değiştirme potansiyeline sahip olacaklar.
Sonra, bu bölgesel güçler olacak. Tekrar söyleyelim, bir futbol ligi gibi olacak.
Tamam, Süper Lig ve sonra Premier Lig. Futbolla çok ilgili değilim, bu yüzden size doğru bir açıklama yapamam, ama böyle söylendi. Sonuç olarak, yaklaşmakta olan çoklu dünya düzeninde Türkiye gibi bir ülke, çoklu dünya düzeninin ortaya çıkışından muazzam bir fayda sağlayacak. Muazzam bir sermaye elde edecek. Ve Türkiye gibi bir ülkenin NATO’dan çıkmasına gerek yok, çünkü Rusya ve Çin ile iyi ilişkilerini tamamlıyor ve aslında Rusya’nın eğilimleri veya diğer konvansiyonlar bunu sorgulamaya zorladığında, tüm topları aynı anda oynayabiliyor ve oynamalı da.
Türkiye Jongler gibidir.Tüm topları aynı anda oynuyor. Mevcut hükümet gibi bir hükümet bile aynı anda birçok hedefi oynayabilir. Bazen bazılarını sıcak patates gibi düşürseler de, bir şekilde hava kayıplarından kurtuluyorlar, hatalarını telafi ediyorlar ve bu her zaman böyle devam edecek. Ve Türk-Rusya işbirliği, aklıma yeni gelen son bir noktayı daha sürdürecek. Yani, bence Türkiye için son derece önemli, görmüyor musunuz?
Doğru mu? Bu bir tehdit değil. Algı, temaslarda, Rusya’dan gelen genel güvenlik düzenlemesinde yatıyor.
Ukrayna’da çatışmalar çıktığında bu önemliydi. Daha öncesinde bile, biliyorsunuz, Rusya’ya geri dönüp bağırarak, Batı’nın her şekilde Rusya’ya karşı tamamen anlaşmaya çalışmasıyla ilgiliydi.
Rus dostlarıma dedim ki, “Şimdi kendi ağacınız var. Yani imparatorluk geçmişiniz sizi rahatsız edecek.”
“Tamam, sizin de kendi yağınız, sizin de kendi çıkarlarınız var. 19’uncu yüzyıldaki gibi Sırbistan’ınız var. Tamam, Ukrayna, Polonya, Romanya şeklinde.” Ve dedim ki, “İyi şanslar, bu siyasi psikoloji veya anlaşma konusunda çok fazla uzmanlık gerektiriyor, bu yüzden onlarla olan ilişkilerinizde hepinize en iyisini diliyoruz.”
“Ama bunun dışında, sabrınız için teşekkür ederim. Ve ayrıca, duraklamadan,
Panel, öteki konuşmacıların öğleden sonraki sunumlarından sonra sona erdi.
Sabancı Üniversitesi’nin 15 yıllık nanoteknoloji birikiminden doğan ANT Systems’in nano malzemeteknolojisi, İstanbul Tuzla’da kurulan yıllık 3 bin ton kapasiteli yerli üretim tesisinde seri üretime başladı.
ANT Systems’in nano malzemeteknolojisinin, sulamada yüzde 50’ye kadar tasarruf, verimde de yüzde 25’e varan artış sağladığı ve bu teknolojinin ABD, GüneyAmerika, Körfez ülkeleri ve Afrika’da kullanıldığı kaydedildi.
İstanbul Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi bünyesinde 15 yıl süren bilimsel çalışmaların ürünü olan ANT Systems’in nano malzeme teknolojisi, İstanbul Tuzla Kimya İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulan yıllık 3 bin ton kapasiteli yerli üretim tesisinde seri üretime kazandırıldı.
Tesisin açılış töreninde, eski Tarım ve Orman Bakanı, TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Vahit Kirişci, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanı Dr. Ahmet Abdullah Antalyalı, Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yusuf Leblebici hazır bulundu.
Törene ayrıca kamu kurumu temsilcileri, akademisyenler, sektörün ileri gelenleri, değişik ülkelerden konuklar ve seçkin bir davetli topluluğu katıldı.
Bugün dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde hala laboratuvar aşamasında olan bu teknoloji, Türkiye’de sahada doğrulanıp endüstriyel ölçekte üretilebilir hale geldi. Şirketin amiral ürünü NANOTERN, toprağın suyu daha uzun süre tutmasını ve bitkinin ihtiyaç duyduğu anda kontrollü şekilde geri vermesini sağlayan biyobozunur bir nano malzeme. İstanbul’un tarihi su sarnıçlarından ilham alınarak adlandırılan teknoloji, kendi ağırlığının 1.800 katına kadar suyu absorbe edebiliyor, sulama suyu tüketimini yüzde 50’ye kadar azaltıyor, tarımsal verimliliği yüzde 25’e kadar artırıyor; gübre ve tarımsal girdilerin etkinliğini yükselterek üretim maliyetini düşürüyor. NANOTERN bugün Türkiye’nin yanı sıra ABD, Güney Amerika, Körfez ülkeleri ve Afrika’da aktif olarak üretimde bulunuyor.
Açılış töreni konuşmalarla başladı.
TKDK Başkanı Dr. Ahmet Abdullah Antalyalı, açılış töreninde yaptığı konuşmada, girişimin Türkiye’nin yüksek teknoloji üretme hedefinin tarım alanındaki somut örneklerinden biri olduğunu söyledi.
Projenin akademiden sanayiye geçişin başarılı bir şekilde sağlanabileceğinin göstergesi olduğunu vurgulayan Antalyalı, bunun bir kalkınma modeli niteliği taşıdığını ifade etti.
Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yusuf Leblebici de söz konusu girişimlerin arkasında güçlü bir vizyon ve uzun yıllara dayanan yoğun bir emeğin bulunduğunu belirterek, Sakıp Sabancı’nın desteğinin ve üniversitenin bu anlayışla kurulmasının sürece önemli katkı sağladığını kaydetti. Leblebici, dünyanın farklı kriz dönemlerinden geçmesine rağmen teknoloji üzerindeki çalışmaların kararlılıkla sürdürüldüğünü bildirdi..
Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı ve ANT Systems yatırımcısı Güler Sabancı, Dünya’da ve Türkiye’de iklim kriziyle birlikte su stresinin giderek daha görünür hale geldiğini, yıllara göre değişen kurak ve yağışlı dönemlerin bu gerçeği değiştirmediği değerlendirmesinde bulunarak şunları söyledi: “İklim kriziyle ilgili, büyük afetlerle ilgili yaşayacağımız ve yaşamakta olduğumuz su stresiyle ilgili güveneceğimiz tek şey gelecek için teknoloji, bilime dayalı yapılan bu araştırmalar ve araştırma sonunda çıkan başarılı girişimler. Dünyanın da güvendiği, beklediği de bu.”
Sabancı Üniversitesi’nde 2007’den bu yana desteklenen girişimcilik ve teknoloji odaklı çalışmaların yaklaşık 15 yıllık birikimle küresel sorunlara çözüm üretme hedefiyle somut sonuçlara dönüştüğünün altını çizen Sabancı, laboratuvar aşamasının ötesine geçilerek ilk üretim tesisinin hayata geçirildiğini ve iklim kriziyle mücadelede bu tür girişimlerin belirleyici olacağını vurguladı.
TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı, eski Tarım ve Orman Bakanı Prof. Dr. Vahit Kirişci ise tarım sektöründe çalışanların yaş ortalamasının yükseldiğine dikkati çekerek, gençlerin bu alana ilgisini artırmak için tarımda teknoloji kullanımının kritik olduğunu ifade etti.
Nanoteknoloji dahil her düzeyde teknolojik entegrasyonun sektörü gençler için daha cazip hale getireceğine işaret eden Kirişci şu uyarıda bulundu: “Burada özelde bir değerlendirme yapacak olursak, su zengini bir ülke olmadığımızı belirtmek gerek. Su stresi altında olduğundan artık kimsenin kuşkusu olmayan bir ülkede suyu en etkin ve verimli şekilde kullanmamız gerekir.”
Kirişci, suyun temel girdi olduğu üretim modelleri üzerinde çalışmaların sürdüğünün altını çizerek, suyun verimli ve kayıpsız kullanılması için teknolojik çözümlerin kritik önem taşıdığını da sözlerine ekledi.
ANT Systems Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve CEO’su Can Yurdakul, toprağın yalnızca savaşla değil, su kıtlığı, verimsizlik ve yanlış üretim modelleri nedeniyle de kaybedilebileceğine işaret etti. Yurdakul, daha sonra sözlerini şöyle sürdürdü: “Artık dünyanın en büyük meselelerinden biri enerji, su ve tarım. Tarım sektörü, dünya tatlı su kaynaklarının yaklaşık yüzde 70’ini kullanıyor. Bu nedenle geleceğin en kritik sorularından biri, mevcut kaynaklarla nasıl daha sürdürülebilir üretim yapılacağı. ANT Systems’in hikayesi de tam olarak bu sorudan doğdu. Bu teknoloji dünyada büyük ölçüde AR-GE aşamasında. Türkiye, sahada doğrulanmış endüstriyel ölçekte üreten birkaç ülkeden biri. Mesele artık daha fazla üretmek değil, sınırlı kaynaklarla daha akıllı üretmek. Biz suyu kullanan değil, suyu yöneten bir sistem kurduk. Bugün ABD’den Afrika’ya beş kıtada sahada olan bir Türk teknolojisinden söz ediyoruz. Hedefimiz, ANT Systems’i Türkiye’den çıkan bir teknoloji şirketi olmanın ötesine taşıyarak küresel ölçekte standart belirleyen bir yapıya dönüştürmek. Tarımın geleceği bu topraklarda yazılan bir bilgiyle şekillenecek.”
ANT Systems Yönetim Kurulu Başkanı ve CTO’su Prof. Dr. Yusuf Ziya Menceloğlu da sürdürülebilirlik kavramının yaklaşık 15 yıl önce öne çıkmaya başladığını hatırlatarak, hızlanan nüfus artışının kaynak tüketimini yükselttiğini, karbon salımlarını artırarak küresel ısınmayı tetiklediğini ve bunun da su kıtlığına yol açtığını söyledi. Menceloğlu, sözlerini şu şekilde sonlandırdı: “Tarımda aslında hem su krizi hem ilaç krizi, özellikle pestisit problemi hem de hasat sonrası depolama problemleri mevcut. Şu an Türkiye gayrisafi milli hasılasının neredeyse yüzde 5’i kadar gıda kaybımız var. Gıda korunması da, hasat sonrası koruma da çok önemli. Biz bu sektörlerde bu amaçla geliştirdiğimiz nanoteknoloji ürünlerimiz var. Bunların nano olmasının nedeni şu, daha az malzeme ile daha etkin sonuçlar alabiliyorsunuz. O yüzden de bunun etkinliğinin yüksek olması nedeniyle de kabul görüyor.”
ANT Systems Ortağı ve Dış İlişkiler Başkanı (CEAO) Ömer Faruk Tanrıverdi ise konuşmasında, teknolojinin uluslararası açılımının küresel gündemle örtüştüğünü belirterek, ANT Systems’i uluslararası kurumlar, hükümetler ve sektör paydaşlarıyla kurulacak uzun vadeli işbirlikleri üzerinden konumlandırmayı hedeflediklerini söyledi.
Tanrıverdi daha sonra şunları kaydetti: “Su kıtlığı, gıda güvenliği ve iklim; dünya gündeminin en üst sıralarındaki bu üç başlık birbirine giderek daha sıkı bağlanıyor. Bu denklemde ülkeler artık tüketici değil, çözüm üretici olarak konumlanmak durumunda. ANT Systems’in hikayesi tam burada anlam kazanıyor: 15 yıllık akademik birikimden doğan, Türkiye’de üretilen ve bugün beş kıtada sahada olan bir teknolojiden söz ediyoruz. Bu, Türk derin teknolojisinin küresel ölçekte değer üretebildiğinin somut göstergelerinden biri. Hedefimiz, ANT Systems’i uluslararası kurumlar, hükümetler ve sektör paydaşlarıyla kurulacak uzun vadeli işbirlikleri üzerinden konumlandırmaktır. Tarımın geleceğinde Türkiye’nin söyleyecek sözü var; biz bu sözün uluslararası karşılığını inşa ediyoruz.”
Series A öncesi yatırım turunda 3 milyon dolar yatırım alan ANT Systems, KOSGEB ve TÜBİTAK destekleriyle birlikte toplam yatırım büyüklüğünü yaklaşık 5 milyon dolar seviyesine taşıdı. İstanbul’da Ar-Ge laboratuvarları, kurumsal ofisleri ve yıllık 3 bin ton kapasiteli üretim tesisini aynı entegre yapı altında toplayan şirketin küresel patent haklarına sahip olduğu teknoloji portföyünün ticari değeri 25 milyon doların üzerinde değerlendiriliyor. Şirketin teknolojik temeli, Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi (SUNUM) bünyesinde yürütülen uzun soluklu araştırmalara dayanıyor.
Şirketin portföyü yalnızca su yönetimiyle sınırlı değil. Bitki sağlığında pestisit kullanımını optimize eden Insease ile ağır metal ve toksik madde içermeyen dezenfeksiyon teknolojisi AntimicAgro da portföyde yer alıyor. Kontrollü pestisit salınımı ve ileri tarımsal malzemeler üzerindeki Ar-Ge çalışmaları sürüyor. Portföyde, küresel patent hakları kendisinde olan 7 patentli teknoloji bulunuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, EFES-2026 Tatbikatı’nda yaptığı konuşmada, “Türk Ordusu, barışın ordusudur. Türk Ordusu, huzurun ordusudur. Türk Ordusu, istikrarın ordusudur. Türk Ordusu, ülkesi ve milletinin güvenliğinin teminatı olduğu kadar bölgesel ve küresel barışın, huzurun ve istikrarın da en önemli güvencesidir” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İzmir’in Seferihisar ilçesindeki Doğanbey Atışlı Tatbikat Bölgesi’nde gerçekleştirilen EFES-2026 Tatbikatı’nın seçkin gözlemci gününe katılarak bir konuşma yaptı.
Konuşmasına katılımcıları selamlayarak başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sizlerin aracılığıyla vatanımızın dört bir yanında ve yurt dışında fedakârca görev yapan güvenlik güçlerimizin her birine ayrı ayrı selamlarımı, sevgilerimi yolluyorum. Sadece Türkiye’nin değil dünyanın sayılı birleşik, müşterek ve kapsamlı tatbikatlarından biri olan Efes-2026 Tatbikatı’nın seçkin gözlemci günü vesilesiyle sizlerle birlikte olmaktan büyük bir bahtiyarlık duyuyorum” ifadesini kullandı.
Bu yılki tatbikata da Türk askerlerinin yanı sıra 50 farklı ülkeden 1300’ü aşkın dost, kardeş ve müttefik personelin katıldığını bildiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu ve kuvvet komutanları başta olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin her bir mensubunu, ayrıca tatbikatta görev alan kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcilerini tebrik etti.
Dostlara güven aşılayan, Türkiye ilgili hesaplar yapanların da heveslerini kursaklarında bırakan EFES Tatbikatı’nı, Malazgirt’ten 10 yıl sonra, 1081’de Çakabey’in fethettiği döneme göre dünyanın en önemli tersanelerinden birini kurarak denizcilik tarihinde destanlar yazdığı topraklarda yaptıklarını anımsatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bundan bin yıl önce bu toprakları yurt tutarken şehit olan, gazi olan, İ’la-yi Kelimetullah uğrunda can veren tüm kahramanlarımızı minnetle yâd ediyorum. Aynı şekilde geçmişten bu yana Malazgirt’ten İstiklal Harbi’ne, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan terörle mücadeleye kadar vatanımız, birliğimiz, dirliğimiz, bayrağımız, mefkûremiz, devletimizin ve milletimizin bekası için şehit olan, gazi olan her bir vatan evladını kemal-i edeple anıyorum. Hayatta olan gazilerimize Cenabı Allah’tan hayırlı ve uzun ömürler diliyorum” diye konuştu.
“TÜRK ORDUSU TARİH BOYUNCA TAHRİP EDİLEN YERLERİ TAMİR ETMİŞTİR”
Yüksek teknolojili yerli ve millî savunma sanayi ürünlerinin başarıyla kullanıldığı, planlama, uygulama, birliklerin uyumu, içerik ve iletisiyle, bütün bunların arkasındaki stratejik akılla Efes Tatbikatı’nın bir tatbikat olmanın çok ötesinde anlamlar ifade ettiğini belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti: “Burada, 2 bin 500 yıllık bir kurmay aklın tecellisi var. Burada, caydırıcılığın yanı sıra barışı tesis etmenin, nasıl bir hazırlık, irade ve kararlılık gerektirdiğinin numunesi var. Burada, bir milletin göz bebeği olarak, ‘Peygamber Ocağı’ olarak gördüğü her bir neferine ‘Mehmetçik’ adını verdiği bir kurumun ete kemiğe bürünen şuuru var. Şunu ifade etmek isterim ki, Türk Ordusu kendi milletinin, kendi vatanının hafızasını ve mefkûresini taşıdığı kadar içinde bulunduğu coğrafyanın da hafızasını ve mefkûresini taşımaktadır. Hamdolsun o hafızayı da o mefkûreyi de ordumuzun her bir mensubu layıkıyla deruhte etmeye devam ediyor. Türk ordusu, barışın ordusudur. Türk ordusu, huzurun ordusudur. Türk ordusu, istikrarın ordusudur. Dünyanın kendi ordusuna ithaf edilen tek millî marşı İstiklal Marşımızdır. ‘Hakkıdır Hakk’a tapan, milletimin istiklal’ mısralarında olduğu gibi Türk ordusu istiklalin ordusudur. Türk ordusu tarih boyunca gittiği hiçbir yeri tahrip etmemiş aksine tahrip edilen yerleri tamir etmiştir. Ordumuz en çetin şartlarda bile düşman unsurları dışında hiçbir insana, canlıya, ağaca, şehre zarar vermemiş aksine imha edilen yerleri imar ve ihya etmiştir. Türk ordusu ülkesi ve milletinin güvenliğinin teminatı olduğu kadar bölgesel ve küresel barışın, huzurun ve istikrarında en önemli güvencesidir. Efes 2026 Tatbikatı’nın tüm dünyaya verdiği mesajların bu yönleriyle de çok iyi anlaşılması gerektiğine inanıyorum.”
“DÜNYAMIZ ÇOK AKTÖRLÜ BİR YAPIYA HIZLA EVRİLİYOR”
Güvenlik paradigmalarının değiştiği, uluslararası hukukun irtifa ve itibar kaybettiği, yeni güvenlik mimarilerine ihtiyaç duyulduğu, dinamik olduğu kadar hassas bir dönemden geçildiğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Dünyada yeni dengeler, yeni ittifaklar kuruluyor, fakat küresel ölçekte yeni bir düzen kurulamıyor. Dünyamız, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen büyük güçlerin dizayn ettiği bir statükodan çok kutuplu, çok aktörlü bir yapıya hızla evriliyor” dedi.
Türkiye’nin içerisinde yer aldığı geniş bölgenin aynı zamanda bu sürecin sıklet merkezini oluşturduğu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye’nin adı yeni dönemin müessir aktörlerinden biri olarak her geçen gün daha fazla öne çıkıyor, daha fazla zikrediliyor. Geleceğe dair karamsar senaryolar yazılırken biz başta bölgesel barış olmak üzere ülkemizi her alanda kilit konuma getirmeye çalışıyoruz” ifadesini kullandı.
Bununla birlikte bu zor coğrafyada barış ve güvenliği korumak için Türk ordusunu güçlü ve donanımlı tutmak gerektiğinin bilincinde olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları bildirdi: “Ay başında 120 farklı ülkeden 1700’ü aşkın firmanın iştirak ettiği SAHA EXPO 2026’te sergilenen ürünlerimizi inanıyorum ki sizler de gördünüz. Caydırıcılığımızı artırarak, savunma yeteneklerimizi güçlendirerek, savunma sanayiinde başlattığımız atılım hamlesini hızlandırarak, karşılıklı fayda ve saygı zemininde dostlarımızla yeni ortaklıklar kurarak Türkiye’yi bu fırtınalı sulardan sahil-i selamete çıkarmak istiyoruz. Efes-2026 Tatbikatı’nda sahne alan savunma sanayii ürünlerimizin hepsi bunun içindir. Dünyanın en güçlü silahlı kuvvetlerinden biri olan kahraman ordumuz işte bunun mücadelesini vermektedir. Barışçıl, girişimci ve insani değerleri merkeze alan dış politikamız bunun için yürütülmektedir. Doğuyla yüzyıllara sâri güçlü bağlarımızı korurken batıyla diyaloğumuzu artırmamızın, Afrika’dan Latin Amerika’ya uzanan iş birliği çabalarımızın gerisinde işte bu yaklaşım vardır.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti: “Şunu, burada bir kez daha ifade etmekte yarar görüyorum, Türkiye olarak savaşa ve kaosa yatırım yapanların karşısında barışı ve istikrarı savunmaya devam edeceğiz. Gazze’de, Lübnan’da ve bölgemizin diğer yerlerinde çoluk çocuk, kadın, yaşlı demeden katleden soykırım şebekelerinin karşısında tüm insanlığın müşterek değerlerini savunmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Tarih, Türk milletiyle dost olmanın neler kazandırdığının da Türklere husumet etmenin neleri kaybettirdiğinin de sayısız örnekleriyle doludur. Mehmetçik diğer tüm hasletlerinin yanı sıra aynı zamanda dostluğundan emin olunan kuvvet demektir. Biz, bu güven cephesinin sarsılmasına müsaade etmeyeceğiz. İstiklal Şairimiz Mehmet Akif, ‘Değil mi cephemizin sinesinde iman bir, sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir. Değil mi ortada bir sine çarpıyor yılmaz, cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz’ diyor. Bu düşüncelerle Efes 2026 Tatbikatı’nın icrasında başarıyla görev alan tüm personelimizi tebrik ediyorum. Tatbikata iştirak eden dost ve müttefik ülkelere teşekkür ediyorum. Kahraman ordumuzun her bir mensubuna şükranlarımı sunuyorum. Rabb’im kahraman ordumuzu daima muzaffer, muvaffak eylesin diyor, sizleri sevgiyle saygıyla selamlıyorum.”
Gençlik ve Spor Bakanı Dr. Osman Aşkın Bak ile beraberindeki heyet, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla Anıtkabir’i ziyaret etti.
Gençlik ve Spor Bakanı Dr. Osman Aşkın Bak başkanlığında, bakan yardımcıları, genel müdürler, gençler, sporcular ve diğer ilgililerden oluşan heyet, Aslanlı Yol’dan yürüyerek Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün mozolesine geldi.
Bakan Bak’ın kırmızı-beyaz karanfillerle süslü, üzerinde “Gençlik ve Spor Bakanlığı” yazılı çelengi mozoleye bırakmasının ardından saygı duruşunda bulunuldu ve ardından İstiklal Marşı okundu.
Beraberindeki heyet ile Misak-ı Milli Kulesi’ne geçen Bakan Bak, Anıtkabir Özel Defteri’ne şunları kaydetti:
“Aziz Atatürk, ülkemizin ve insanlığın en büyük ümidi olan gençlerimizle; 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı vesilesiyle manevi huzurunuzdayız. Kurtuluşun ilk adımı olan 19 Mayıs, milletimizin esarete karşı gösterdiği başkaldırının, yeniden şahlanışının ve bağımsızlık iradesinin adıdır. Türk gençliğine emanet ettiğiniz bu kutlu miras; bugün de aynı inanç, aynı ruh ve aynı istikametle yaşamaya devam etmektedir. Türkiye’nin gücü gençliği; köklerinden aldığı kuvveti çağın imkanlarıyla buluşturarak bilimde, teknolojide, sanatta, sporda ve üretimin her alanında ülkemizi daha ileriye taşıyan büyük bir iradenin temsilcisi haline gelmiştir.
Milli şuuru yüksek, vicdan sahibi, çalışkan, üretken ve öz güven sahibi gençlerimiz; taşıdıkları inanç, cesaret ve yüksek ideal ruhuyla Türkiye Yüzyılı’nı inşa eden iradeyi gururla geleceğe taşımaktadır. Gençlik ve Spor Bakanlığı olarak bizler de gençlerimizin hayallerine istikamet kazandıran, potansiyellerini büyük hedeflerle buluşturan, Türk sporunu uluslararası arenada daha güçlü ve iddialı bir konuma taşıyan çalışmaları azim ve kararlılıkla sürdürüyoruz. Bu vesileyle aziz milletimizin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyor; zatıalinizi, silah arkadaşlarınızı, milli mücadelenin neferlerini ve dünden bugüne bu topraklar için fedakarca mücadele eden tüm kahramanlarımızı saygı, rahmet ve minnetle yad ediyorum. Ruhunuz şad olsun.”
Size daha iyi hizmet sunabilmek amacıyla çerezleri kullanıyoruz. Çerezler Hakkında Aydınlatma Metni için tıklayınız. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz, Gizlilik ve Çerez Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Size daha iyi hizmet sunabilmek amacıyla çerezleri kullanıyoruz. Çerezler Hakkında Aydınlatma Metni için tıklayınız. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz, Gizlilik ve Çerez Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Gerekli cookie, sayfa gezinmesi ve web sitesinin güvenli alanlarına erişim gibi temel işlevleri etkinleştirerek bir web sitesi kullanıma yardımcı olur. Web sitesi bu cookie olmadan düzgün çalışamaz.
Tercih cookies, bir web sitesinin, tercih ettiğiniz diliniz veya bulunduğunuz bölgeniz gibi, web sitesinin davrandığını veya görünüşünü değiştiren bilgileri hatırlamasını sağlar.
İstatistik
İstatistik cookies, web sitesi sahiplerinin anonim olarak bilgi toplayıp bildirerek ziyaretçilerin web siteleriyle nasıl etkileşimde bulunduğunu anlamalarına yardımcı olabilir.
Pazarlama
Pazarlama cookies, ziyaretçileri web sitelerinde izlemek için kullanılır. Amaç, bireysel kullanıcıya ilgi çekici ve böylece yayıncılar ve üçüncü taraf reklamverenler için daha değerli olan reklamları görüntülemektir.
Sınıflandırılmamış
Sınıflandırılmamış cookies, bireysel kurabiye sağlayıcıları ile birlikte sınıflandırma sürecinde olduğumuz cookies.